Başlangıcı olan her şeyin, bir de bitişi vardır.
 
ARI VE ÇİÇEK
Zaman su gibi akarken, sesizce çok şeyi alır götürür.  
  ANA SAYFA
  EĞRİSİ DOĞRUSU
  GÖNDERDİKLERİNİZ
  İZ BIRAKANLAR
  MEZUNLAR
  NASIR TAŞI
  NURDAN DAMLALAR
  SAYAÇ
  SORU-CEVAP
  STAJ
  ŞİİR-MAKALE
  TEKNOLOJİ
  VELİ REHBERLİK
  YÖNETMELİKLER
  DİSİPLİN
  SINIF GEÇME
  SOSYAL ETKİNLİK
  KILIK KIYAFET
  MESLEKİ VE TEKNİK EĞİTİM
  ZİYARETÇİ DEFTERİ
  Arşiv
Copyright By Zafer DEDE Her Haklı Saklıdır. Kaynak gösterilmeden başka yerlerde yayınlanamaz.
GÖNDERDİKLERİNİZ



Ama şeytan haklı baba! 

İlköğretim öğrencisi evladına, Peygamberlerin tarihini sırasıyla okutmaya karar veren bir babanın yaşadığı bir olayı aktaracağım sizlere.

“Benim tek derdim, evladıma okumayı sevdirmek!” diye düşünen bir baba. Evladının okulda ki zayıf dersleri için fırça atmak bir yana, sert bir bakış bile göstermemiş bu baba. Buna rağmen zayıf dersleri yok evlatlarının. Olsa da dert etmeyeceğini söylüyor.   

Evlatlarına okuma alışkanlığı kazandırmak için birçok yöntem denemiş. Her sene yeni bir yöntem kullanarak, evlatlarına kitapları sevdirmeye çalışıyor. Bazen hediye paketleri içinde kitap veriyor. Bazen kitapçıya götürüp istediklerini alıyor evlatlarının. Bazen okullarına, hediye paketinde postayla kitap gönderiyor. Kitabın ilk sayfasına onları çok sevdiğini belirten cümleler yazıyor.

Evde her gün mutlaka “okuma saati” yapıyor. Çocuklar olmadığı zaman, ne kadar kitap okumuş olursa olsun, onların yanında da mutlaka okuyor. “Çocuklar babalarının elinde kitabı mutlaka görmeli!” diye düşünüyor.

Çocukların okuyacağı her kitabın, onların kişilik ve karakterlerini işleyen bir ilmik olduğunun bilincinde bir baba… Kendi tarihinden, kültüründen, ahlaki değerlerinden mesajlar olan kitapları, özellikle seçmeye çalışıyor.

Okumaktan soğudukları zaman yeni bir yöntemler düşünmeye başlıyor. Evladı cep telefonu için kontör istemeye başlayınca, bitirdiği her kitap için elli kontör alacağını söylüyor. Bazı kitaplar için kontörü peşin yüklüyor, bazılarını kitap bitince alıyor.

Peygamberler tarihini okutmaya karar verince, önce yaşlarına uygun anlatan kitap serisini araştırıyor. Hz. Adem’in hayatından başlıyor çocuk okumaya.

O akşam, baba ve evladı yan yana okuyorlar. Baba, göz ucuyla evladını süzüyor. Evladının elinde kitap görmek, babayı çok mutlu ediyor.

Çocuk, Hz. Adem’in hayatını okurken babaya sürekli sorular soruyor.  Hz. Adem’in yaratılışından, şeytanın varlığına kadar birçok soru. Ancak çocuğun sorduğu sorular bazen babayı zor durumda bırakıyor.

Çocuğun sorduğu birçok soruya baba cevap vermeye çalışıyor. Çocuk aldığı bazı cevaplardan hiçte tatmin olmuyor. Babasına itiraz ederken, “Ama saçma değil mi baba?” gibi tepkiler de veriyor. Bu tepkileri alan baba, evladına doyurucu cevaplar veremediği için üzülüyor.

Çocuk: “Ama şeytan haklı baba! Ateş, topraktan üstün değil mi?” diye bir soru soruyor çocuk.

Baba: “Evladım! Şeytanın cezalandırılmasının sebebi, ortaya attığı iddianın doğru veya yanlış olması değil. Allah isteseydi, insanı ateşten, şeytanı topraktan yaratabilirdi. Şeytan, üstünlüğünün başkasına (insana) verilmesini istemediği için itiraz ediyor. Daha da önemlisi, cennet gibi bir mucizenin içerisinde yaşarken, her tarafta yaratıcının güzellikleri varken bile, Allah’a itiraz etmiş olmasıdır.

Önemli olan ateşin topraktan üstün olması değil, topraktan yaratılan insana Allah’ın yüklediği değerdir. Mesela Allah’ın evi olarak sevdiğimiz Kabe, bir taş parçasıdır. Ancak bizim için önemli olan, Kabe’ye Allah’ın verdiği değerdir.” 

Konu Hz. Adem’in ve şeytanın cennetten kovulmasına geliyor. Hz. Adem’de kovuldu cennetten Şeytan’da. Çocuk bu konuya takılıyor.

“Baba Hz. Adem şimdi cennete mi, yoksa işlediği günah yüzünden cehennemde mi?” diye soruyor çocuk.

Baba: “Hz. Adem Cennette yavrum!” diye cevap veriyor.

Çocuk susuyor ve okumaya devam ediyor. Birkaç dakika sonra tekrar babasına dönüyor.

“Baba, şeytan cennete girecek mi?” diye soruyor.

Baba: “Hayır kızım! Şeytan ebediyen cehennem de kalacak!” diye cevap veriyor.

Bu sefer çocuk öyle bir cevap veriyor ki, baba yutkunuyor.

“Ama baba bu haksızlık değil mi?” diye itiraz ediyor çocuk.

Baba “Niye haksızlık olsun yavrum!”

Çocuk: “Bak şimdi baba! Hz. Adem ve Hz. Havva, yasak olduğu halde elmadan yemişler. Allah’ta onları cennetten kovmuş. Şeytan’da Allah’ın insanın yaratılmasına isyan ettiği için lanetlenmiş ve cennetten kovulmuş. Şeytan da hata yapmış Hz. Adem ‘de. Şimdi, Hz. Adem cennete gittiği halde, Şeytan niye affedilip cennete gidemiyor” diye sormuş.  

Evladından hiç beklemediği bu soruyu duyan baba şaşırmış. “Çok güzel bir soru sordun yavrum!” demiş önce.

Daha birkaç gün önce, Kuran tefsiri okurken, aynı konuyu okuduğuiçin, baba çok doyurucu bir cevap vermiş.

“Bak yavrum! Söylediğin şey kesinlikle doğru… Yani Hz. Adem de hata yaptı Şeytan da. İkisi de günah işledi. Ancak birinsin cennette, diğerinin ebedi cehennemde olmasının sebebi işledikleri günah değildir. Hz. Adem işlediği günahın, yaptığı hatanın farkına varmış ve Allah’tan af dilemiştir. Yani özür dilemiş. Şeytan yaptığı hatadan pişman olmadığı gibi, hatasında ısrar etmiştir.

Yani Allah (cc) bize bu olay vasıtasıyla diyor ki; “Ey kullarım! Bir hata yaptığınız da, bir günah işlediğiniz de, dedeniz Hz. Adem gibi pişman olur af dilerseniz, ben sizi affederim. Ancak Şeytan gibi hatanızda ısrar ve inat ederseniz, ebedi cehennem azabıyla sizi cezalandırırım.”

Evladına bu açıklamayı yaptıktan sonra okuduğu Kuran tefsirinden, konuyla ilgili, daha birkaç gün önce altını çizdiği cümleyi evladına gösteriyor baba. “Hata yapıp günah işlediğiniz zaman Hz. Adem gibi pişman olur tövbe ederseniz, adam olursunuz. Şeytan gibi ısrar ederseniz, iblis olursunuz.”

Bu cevabı alan çocuk: “Şimdi anladım baba!” diyor.

Çocuk aldığı cevapla rahatlıyor, baba da evladının kafasında soru işareti bırakmadığı için mutlu oluyor.

Okuma saatini bittikten sonra baba şunu düşünüyor. “Ben, evladıma doyurucu bir cevap veremeseydim, evladım Allah’ın adaletinden bile şüphe etmeye başlayacaktı.”

* * * * * *

Evlatlarınız size, “Ama şeytan haklı baba!” gibi zor sorular sorduğu zaman cevap veremeseniz, evlatlarınızın içinde şüphe tohumları oluşmaya başlar. Bu şüphe tohumlarının oluşmaması / büyümemesi için önce anne babaların okumaya / öğrenmeye devam etmesi gerek.

Çünkü şeytan çocuklarınızı da rahat bırakmaz. Şeytan, sizi yoldan çıkartamazsa, çocuklarınızı yoldan çıkartarak, sizin de yolunuzu şaşırmanızı ister.

Hem kendinizi hem evlatlarınızı, bilgi kalkanıyla, şeytanın şerrinden koruyun.

Sait ÇAMLICA

Eğitimci – Yazar

www.saitcamlica.com

saitcamlica@gmail.com


 AHDE VEFA


Hz. Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler. Derler ki :
-          Ey halife, bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü. Ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin.


Bu söz üzerine Hz. Ömer suçlanan gence dönerek :


-          Söyledikleri doğru mu diye sorar.


Suçlanan genç der ki :


-          Evet doğru.  

Bu söz üzerine Hz Ömer anlat bakalım nasıl oldu diye sorar. Genç anlatmaya başlar:

-        -  Ben bulunduğum kasabada hali vakti yerinde olan bir insanım. Ailemle beraber gezmeye çıktık, kader bizi arkadaşların bulunduğu yere getirdi. Affedersiniz hayvanlarımın arasında bir güzel atım var ki dönen bir defa daha bakıyor. Hayvana ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyve koparmasına engel olamadım. Arkadaşların babası içerden hışımla çıktı atıma bir taş attı, atım oracıkta öldü. Nefsime bu durum ağır geldi, ben de bir taş attım, babası
öldü. Kaçmak istedim fakat arkadaşlar beni yakaladı, durum bundan ibaret,
dedi. Hz Ömer:

          Söyleyecek bir şey yok, bu suçun cezası idam. Madem suçunu da kabul ettin, dedi. Bu sözden sonra delikanlı söz alarak:

-          Efendim bir özrüm var, diyerek konuşmaya başladı:

-         Ben memleketinde zengin bir insanım, babam, rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı. Gelirken kardeşim küçük olduğu için saklamak zorunda kaldım. Şimdi siz bu cezayı infaz ederseniz yetimin hakkını zayi ettiğiniz için Allah(cc) indinde sorumlu olursunuz, bana üç gün izin verirseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim, bu üç gün içinde yerime birini bulurum, der.

Hz. Ömer der ki:

-          Bu topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalır ki?

Sözün burasında genç adam ortama bir göz atar, der ki:

-          Bu zat benim yerime kalır. O zat Hz. Peygamber Efendimizin (sav) en iyi arkadaşlarından, daha yaşarken cennetle müjdelenen Amr Ibni As' dan başkası değildir. Hz. Ömer Amr'a dönerek:

-          Ey Amr, delikanlıyı duydun, der. O yüce sahabe:

-          Evet, ben kefilim, der ve genç adam serbest bırakılır. Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber yoktur. Medine'nin ileri gelenleri Hz. Ömer'e çıkarak gencin gelmeyeceği, dolayısıyla Amr Ibni As'a verilecek idam yerine maktulün diyetini vermeyi teklif ederler, fakat gençler razı olmaz ve babamızın kanı yerde kalsın istemiyoruz derler. Hz. Ömer kendinden beklenen cevabı verir der ki:

-          Bu kefil babam olsa fark etmez cezayı infaz ederim. Hz Amr Ibni As ise tam bir teslimiyet içerisinde der ki:

-          Biz de sözümün arkasındayız. Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür. Hz. Ömer gence dönerek derki:

-          Evladım gelmeme gibi önemli bir nedenin vardı neden geldin?

Genç vakurla başını kaldırır ve (günümüz insani için pek de önemli olmayan):

-          'AHDE VEFASIZLIK ETTI' demeyesiniz diye geldim der. Hz. Ömer başını bu defa çevirir ve Amr Ibni As'a der ki:

-         Ey Amr, sen bu delikanlıyı tanımıyorsun, nasıl oldu onun yerine kefil oldun?. Amr Ibni As Allah kendisinden ebediyyen razı olsun, vakurla kanımızı donduracak bir cevap verir:

-          Bu kadar insanın içerisinden beni seçti.'İNSANLIK ÖLDÜ 'dedirtmemek için kabul ettim, der. Sıra gençlere gelir, derler ki:

-          Biz bu davadan vazgeçiyoruz.

Bu sözün üzerine Hz Ömer:

-          Biraz evvel babamızın kani yerde kalmasın diyordunuz ne oldu da vazgeçiyorsunuz, der. Gençlerin cevabı da dehşetlidir:

-          MERHAMETLİ İNSAN KALMADI' DEMEYESINIZ DİYE...!!!

BENDE SİZE BU MAİLİ YOLLUYORUM, ÇÜNKÜ

'GÜZEL MAİL PAYLAŞAN KALMADI'

DEMESİNLER DİYE


GÖNDEREN ESENGÜL YAZICI

 


Sevgili milletime, rezistans gerçeği için bir uyarı... 

Çamaşır makinelerinde kireç koruyucu olarak kullanılan Calgon 1 yıl içersinde verdiğimiz toplam para ile koruduğumuz rezistansı 4 defa yenisi ile değiştirebileceği imiz gerçeği beni reklamın insanlar  üzerindeki etkileri konusunda daha çok düşünmeye sevk etti. Uzun zamandır Calgon ile ilgili reklamlar nedeniyle ben de, birçok tüketici gibi Makinemin rezistansında sorun yaşamamak için Calgon kullanan biriyim. Bugüne kadar, 'Calgon marka kireç koruyucu kullanmasam ve makinem arızalansa, bana servis ücreti ile birlikte bir rezistans kaça mal olur sorusunu, doğrusu kendime hiç sormadım.

 Gelin şimdi bu soruyu kendimize soralım ve örneğin Vestel Marka (WMU800–1200) çamaşır makinesi olan bir tüketicinin, hiç! kireç Koruyucusu kullanmadığını varsayarak, aile bütçesine ne kadar bir yük geleceğinin hesabını birlikte yapalım:



1000 gr lık Calgon Fiyatı 8,25 YTL

1 Yıllık Calgon Fiyatı 99,00 YTL.

Rezistans+İşçilik Fiyatı 21,00 YTL

Harcanan para 4 rezistansa bedel


Yukarıdaki tabloya göre, ayda 1 Kg. lık Calgon kullanan bir aile, Calgon' a bir yılda verdiği toplam para ile tam 4 defa rezistansını değiştirebiliyor ve üstelik 15 lira da arttırıyor. Eğer matematiksel bir yanlış yoksa tasarruf sağlayan Calgon ile ilgili olarak yaptığım hesap ortada. Karar sizin.

 Bilimsel araştırmalara bu kadar önem gösteren bir firmanın yaptığı reklamın, tüketici üzerindeki etkilerini araştırmak için sokağa çıkarak,'Calgon ne işe yarar, neyi korur' sorularını sorması yeterli olacak. Ayrıca Calgon kutusu üzerinde ürünün içeriği ile ilgili hiçbir ibare! Yok.

Firma yetkilisi bu sorumuza da, 'kanuni bir zorunluluk olsaydı, koyardık' demekle yetindi. Oysaki Tüketici Hakları Evrensel Bildirgesinde de yer alan 'tüketicinin bilgi edinme hakkını göz önünde bulundurduğumuzda, Calgon evrensel bir tüketici hakkını ihlal  etmektedir.


Eğer makineniz çift su girişli ise ve gerektiği zaman sıcak su alıyorsa, rezistansınız hiçbir zaman zaten çalışmaz, (çünkü rezistans su ısıtır)dolayısı ile arızalanmaz, dolayısı ile Calgon kullanmanıza gerek yoktur.


Reklamlarda gösterilen 'bozuk' rezistans, muhtemelen kuyu suyu ile kullanılan bir makineden sökülmüştür.


Büyük şehirlerin hiç birinde su bu kadar kireçli değildir. İnanmıyorsanız, bulaşık makinenizin rezistansına bakabilirsiniz. Bulaşık makinesi ise soğuk su alır ve kesinlikle her yıkamada rezistansı kullanır.


Bu e-postayı en az 10 kişiye atmak şans getirmez ama aile bütçesine katkı getireceğinden eminim... 


FAL VE BURÇLAR HAKKINDA BİR ÇİFT SÖZ

Dünyada ortalama 7.5 milyar insan yaşıyor. 12 tane burç olduğundan 7.5 milyarı 12'ye bölsek 625milyon eder. yani ortalama 625milyon kişi aynı burca sahiptir. Bakıyorum burçlarada hergün en az iki tanesinde 'yeni bir aşka yelken açacaksınız' yada 'sağlığınıza biraz daha dikkat edin' gibi şeyler yazıyor. Her gün sadece bir burçtakiler yeni bir aşka yelken açsa 625milyonx2=1,25 milyar kişi her gün yeni bir aşka yelken açmalı yada bi okadar kişi seyahate çıkmalı. Ama maalesef böyle bir şeyin olması imkansızdır. Keşke benim geleceğimi birileri bana bildirsede önceden tedbirli olsaydım ama maalesef insanlarımızı bu tür yazılarla oyalıyorlar.
BURÇLAR HAKKINDA BİLGİ İÇİN AŞAĞIDAKİ LİNKİ TIKLAYABİLİRSİNİZ
http://www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=show_qna&id=698&keyword=burç



Yıllar önce köyün birine bir imam görevlendirilmişti. Gençti ve yeni evliydi. Gayretli ve çalışkandı. İnsanları namazla buluşturmak için çaba sarf eden samimi bir insandı.
Fakat ne kadar çabalasa da köyün erkeklerini, camiye cemaate çekmeyi başaramamıştı. Belki de yazın yoğun dönemi olduğu için cuma haricinde insanlar gitmiyordu.
Kapı kapı dolaştı, olmadı. İşlerinde yardımcı olmayı teklif etti, olmadı. Namazın hikmetlerinden bahsetti, yine olmadı...
Bir sabah köy, sala sesiyle uyandı. Herkes merakla kimin öldüğünü soruyor, ama kimse bilmiyordu. Tarlaya , bağa, bahçeye gitmeye hazırlanan köylü, soluğu camide aldı. Herkes imamın salayı bitirip çıkmasını bekliyordu.
Nihayet imam gözüktü. Biri atıldı hemen:
-Hoca kim öldü Allah(celle celalüh) aşkına? Kimsenin haberi yok, ismini de söylemedin...
O zamana kadar cemaati kapıda göremeyen imam, öfkeyle bağırdı.
Kim olacak? Sizin ruhunuz ölmüş, onun için okudum salayı...Şayet ölmemiş olsaydı, dört aydır buradayadım, sabah namazına bir tek Allah(celle celalüh)'ın kulu gelip te saf durmadı. Ruhunuza Fatiha okuyun , ruhunuza! Kimseye bakmadan geçti gitti. Herkes şaşkınlıkla birbirine bakıyordu.
Köy halkı bu olaydan sonra çok etkilendi. Sabah namazına da, diğer vakit namazlarına da devam edenler yavaş yavaş çoğaldı.



Lütfen dikkatli okuyun ! 

Artık hırsızlar, olayı profesyonelliğe çevirmiş durumda, aman
dikkat!!! Yaşanmış olaylardır...

1- Karı-koca gece evlerine döndüklerinde koridorda bir adamla
karşılaşırlar. Bir anlık şaşkınlıktan sonra yabancı adam bayana
dönerek 'Madem bu geceyi kocanla geçirecektin niye beni çağırdın?'
diye hışımla sorar ve kızgınlıgını belirten baz hareketlerle evden bir
anda çıkar. Tabi karı-koca bu olaya bir anlam veremez baslangıçta
fakat erkek, karısına bu olaydan ötürü bir hayli kızar ve hatta onu
boşayacağını söyler. Aradan bir kaç gün geçtikten sonra Karakol'a
çağırılan karı-koca, yakalanan suçlu ile yüzleştirilir ve olayın
aslında bir hırsızlık olduğu anlaşılır.


2- Yine BİR BAŞKA OLAYDA karı-koca evlerine döndüklerinde evin içinde
bir yabancı görürler,bu kişi gayet şık bir takım elbise giymiş ve
elinde telsiz olan birisidir. Karşılaşma anında yabancı, ev
sahiplerine 'Evinize hırsız girdiği yolunda Komşularınız tarafından
ihbar aldık, ben sivil polisim, evi kontrol etmeye geldim' der  ve
devam eder, 'Beyefendi aşagıda sokağın köşesinde ekip otomuz var,
vakit kaybetmeden siz ekip otosuna gidip şikayet dilekçesi doldurun.'
der ve erkek hızla aşağıya iner. Yabancı 'Hanmefendi siz de ziynet
esyası veya paranız varsa onlar kontrol edin'der, bayan hemen
altınlarının bulunduğu yere gider ve sevinçle 'neyse hala yerinde
duruyorlar' demesiyle; yabancı bayanın kafasına ağır bir şeyle vurur.
Yabancı da bayanın çıkardığı yerden altın, para, v.s.leri alıp hemen
kaçar. Koca ekip otosunu bulamayıp evine geldiğinde karısının
baygın,altınları n da çalınmış olduğunu görür..


3- Özellikle bayan arkadaşlar dikkat insanlar taksiye bindiği zaman
çantasını hemen yanına koyar ya... Bunu bilen uyanık taksiciler şöyle
bir olay gercekleştiriyorlar. Bahsettiğim bayan yorgun argın bir
taksiye biniyor ve çantasını sağ yanına koyuyor. Bi r nefesleniim falan
derken şoföre gidecekleri istikameti söylüyor ve çantasından selpak
almak üzere sağ yanına dönüyor ki çanta yok!! Önce bir aranıyor
bakıyor yere, sağa-sola çanta yok!! Taksiciye söylüyor 'çantam ile
bindim fakat çantam şimdi yok çek kenara' diye.  Taksici gayet pişkin
'ne bilim teyze ben senin çantanı, unutmuşsundur
bir yerde, inmek mi istiyorsun' diyor. Ama teyzem uyanık. 'Hayir'
diyor' devam et'. 'Herhalde unuttum biryerde. İneceğim yerde ben sana
evden paranı öderim'.. Yol üzerinde bir karakolun önünden geçerken,
ışıklarda  duruyorlar. (Teyzem o istikametten götürüyor çünkü
taksiyi!) Tam karakolun önünde açıyor teyzecim kapıyı memuru
çağiırıyor. Taksiyi kenara çektirip bir çırpıda anlatıyor olayı. Meğer
polisler bu olayı bilirmiş. Polis memuru taksiciye hemen 'bagaji aç'
diyor. Bagajı bir açıyorlar ki bagajda bir adam!!!! Binen müşterinin
sağ ve soltarafına bagajdan dogru, çok özenle yapılmış,fark edilmeyen
delikler açıyorlar ve hooop çekiyorlar cantayı bagaja!! Çanta çok
büyükse çekemiyorsa  içine dalıp cüzdanı telefonu falan alıyorlar!
TAKSİDE BAGAJLARA dikkat! mutlaka bu notu çevrenizle paylaşın.
susmayın.. sıra size gelmeden...


GÖNDEREN: ESENGÜL YAZICI


Aşağıdaki göz kamaştırıcı kıyasa dikkatle bakın. İçinde bulunduğunuz uçsuz bucaksız dünya,

ne kadar büyük dersiniz?

 

Güneş bizim bilmediğimiz sayısız yıldızdan sadece biri..

Şimdi biraz daha uzağa bakalım. Diğer yıldızlarla kıyasına dikkat edin.
   

Yukaridaki resimde Jupiter sadece 1 pixel. Dünya ise görüntülenemeyecek kadar küçük boyutta.
 

Gunes yukaridaki resimde sadece 1 piksel. Jupiter ise goruntulenemeyek küçüklükte.

 

Antares gökyüzündeki 15. büyük yıldız.
ve bize bin ışık yılından daha uzak.

peki düşün şimdi o zaman, ne kadar büyüksün şu kainatta?

Bu resim hubble teleskopunun ultra derin kizilotesi algi sistemiyle çekilmiş, bize milyarlarca ışık yılı uzaklıktaki sayısız galaksileri gösteren ünlü resmidir.

 
Aşağıda gördüğünüz kısım, yukarıdaki resmin en karanlık noktalardan birinin yakınlaştırılmış görüntüsü.

 


 
Göklerde ve yerde olan her şey O'na aittir;

hepsi O'nun iradesine tabidir. 

(Rum 26)

 

Tan yerini ağartan(dır O), geceyi sükunet(in kaynağı) yapan ve güneş ile ayı tespit edilen yörüngelerinde hareket ettiren (Odur). Bu(nların tümü) her şeyi bilen sonsuz kudret sahibinin iradesi ile tayin edilmiştir. 

(Enam 96)



ŞİMDİ SOR KENDİNE,
NE KADAR
BÜYÜKSÜN?


ve  bugün canını sıkan şeyler ne kadar büyüktü?

 

PEKİ YA YARATICI...
O NE KADAR KUDRETLİ?

HAYATA BİR DE GENİŞ
PENCEREDEN  BAK

 

ve
küçük şeyler uğruna boşuna ter dökme!

küçücük dünya menfaati için kendine yazık etme...

 

GÖNDEREN: Mustafa DUMAN


Eller var.
Karıştırıcıdır. Her şeyi karıştırır. Münasebetsiz ellerdir bu eller. Olur olmaz yere sokulur. Girmemesi gereken yerlere girer. Karıştırıcı eller, pislikten kurtulmaz. Çünkü karıştırma aşkı her şeyi kapsadığı için, bunlar arasına pislik de girer. Bu tür eller bulaştığı pisliğin faturasını kendi karıştırıcılığına kesmez. "Oralarda ne arıyordun?" diyene, "Öyle her şeyi ve her yeri karıştırırsan, boyuna kadar necasete batarsın" diyene söyleyecek bir sözü yoktur.

Eller var.
Düzenleyici ve düzelticidir. Çapak gördüğü göze yumruk olmaz. Kimseye hissettirmeden, bir ana şefkatiyle o çapağı alır. Yüzün ve gözün güzelliğini çapağa feda etmez. Değdiğini bozmaz, düzeltir. Düzelteceğim diye "düz" hatta "dümdüz" etmez. Çünkü bu eller, amuda kalkıp da dünyayı düzeltme iddiasına soyunan "ters"lerin elleri değildir.

Eller var.
Hiçbir taşın altına girmeye yanaşmaz. Nice taşlar, kayalar, dağlar kaldırılır. O pamuk eller arazi olmuş, ortalardan tüymüştür. Ara ki bulasın. Israrla o elleri arar gözleriniz, ama yok. Sıkıntıya gelemez pamuk eller. Fakat dağlar gibi taşları taşımaktan yorgun ve bitap düştüğü için ayağı sürçenleri, tökezleyenleri görmeye görsün bu eller. Hemen ovuşturma vaziyetine girerler. Utanmadan yakasına sarılır, tokatlamaya yeltenirler. Utanmaz eller. Taşın altına sokmaya gelince toz olan bu eller, yakaya sarılmaya gelince aslanpençesi kesilir. Kırılası eller o eller.

Eller var.
Pamuk değil, nasır tutmuştur. Neden olacak? Elbet, her yarım kalmış yükün altına girdiği için. Her hayırlı teşebbüsün ucundan tuttuğu için. Her yükü ağıra el atığı için. Her yolda kalmışın kolundan tutup kaldırdığı için. Her dermanı tükenmişe derman kattığı için. Öpülesi eller o eller.

Eller var.
Vuracağı yeri bilmez, duracağı yeri bilmez. Kabarmış bir koltuğun elleridir bunlar. Sürekli tokat halinde gezer. Hiçbir şey bulamazsa, havayı tokatlar, suya yumruk atar. El ele vermişler zincirine girip, diğer ellerle birleşmez bu eller. Aksine birleşmiş elleri çözüp ayırır, kırıp koparır. Kırıp koparacağı başkalarının eli tükenirse, bu kez kendi ikizine yönelir, onu kırar, ona vurur.

Eller var.
Vuracağı yeri de bilir, duracağı yeri de. Dostu da tanır, düşmanı da. Yalnız dosta değil, düşmana bile rahmettir o eller. Yara sarar, ayıp örter. Bir ananın elleri gibi, okşayacak yetim, yaşını silecek öksüz, sıvazlayacak kırık yürek arar. Yıkılmışları yapar, dağılmışları toplar, yarımı tamamlar, tamamı kucaklar, ayrılanı birleştirir, birleşeni sıklaştırır.

Eller var.
Her önüne gelenden bir şeyler ister. Hiç işe girişmez, hep beleşe girişir. Sürekli istemek için açılır. Almaya bayılır, vermekten nefret eder. Bu ellerin bildiği tek dua "Rabbena hep bana"dır. Böyle elleri bin kez de doldursanız, bin birinciyi ister. Hapsini de kendi cebine boşaltır. Başka elleri de görmek gibi bir derdi yoktur. Bencil eller bu eller.

Eller var.
Hep almaz, ama hep verir. İddialı değildir, fakat kararlıdır. O elleri herkes ortalarda görmez. Muhatabının gözüne sokulmaz. Alkışı hak edeni alkışlamaktan çekinmez, fakat kendisi alkış istemez. Verirken görünmemek için köşe bucak saklanır. O eller, bir Allah'tan ister, başkasından istemektense taş kesilmeyi tercih eder. Fedakâr eller o eller.

Eller var.
Sürekli bedduaya durur. Bedduaya duran, suizanna ayarlı, kara yüreklere bağlı eller bunlar. Armudun sapı der, beddua eder. Üzümün çöpü der, beddua eder. Kusursuz kadı kızı arar, fakat kendisi pür-taksirdir. Herkese beddua için açılan bu uğursuz eller, herkesin ellerinin kendisi için duaya kalkmasını bekler. Bunu bulamadığında da yumruk olur, sağa sola saldırır. Haddini bilmez, kadir bilmez eller.

Eller var.
Sürekli duaya durur. Peygamberlerin ellerinden bir hisse kapmıştır. Dostlarına değil sade, düşmanlarına bile duaya durur. Sevdiği güllerin dikenleri tarafından kanatılınca, gülü kökünden sökmeye kalkışmak gibi bir cinayet işlemez bu eller. Aksine, gülünü sevdiği için, kendini kanatsa da, dikenini de sever. İçinde hayır olan bir yüreğe bağlı eller bunlar. İçinde umut ve sevgi olan bir yüreğe bağlı eller…
Ellerinize bakın, kendinizi tanıyın! Zira onlar, sizin aynanızdır.

Allah'ım! Ellerimizi   bırakma
AMİN


İLGİNÇ BİR HİKAYE

http://video.google.com/videoplay?docid=6189832879560613842



MUSTAFA DUMAN GÖNDERDİ

(OKU)YAN (ÖĞREN)İR!

“oku”

“Yaratan Rabbinin adı ile oku!”

Rahman ve Rahim olan ALLAH’ın adı ile başlayarak “oku”

İnsanlığın hayat rehberi olan Kuran’ı “oku”

Rabbinin emirlerini,yasaklarını,cenneti,cehennemi,

Meyveleri,sebzeleri,yaratılışı,dirilişi “oku”

Oku ve öğren ! Rabbinin yüceliğini,cömertliğini!

Nasıl da,sıra sıra yaratmış evreni,dağı,taşı,ayı,güneşi!

Öğüt almamız için açıklamış birer birer ayetlerini!

Anlatmış teker teker,suyu yarattığını,sonra indirdiğini,

Topraktan tohum bitirdiğini,yeşillendirdiğini,meyvelendirdiğini!

Bizlere sayısız nimetler verdiğini!

(BAK)AN (GÖR)ÜR!

Baksan göreceksin  yüzündeki güzelliğin hikmetini...!

Baksan göreceksin...! Vücudundaki dengeyi,düzeni ...!

Baksan göreceksin  denizdeki,gökteki,çiçekteki ahengi ...!

Yüzüne bak  eline bak  yere bak  göğe bak ...!

Baksan göreceksin...! her yerde Rabbini...!

Bakan görür...! Uçsuz bucaksız denizlerdeki huzuru!

Gökte uçan martının,gece çıkan yıldızın,

Merhametli annenin,yeni doğmuş bebeğin,

mağrifetli ellerin,koyunun,keçinin,devenin,ineğin,

yazın,kışın,soğuğun,sıcağın,

gülün,dikenin,toprağın,ölünün,dirinin...!

Haline bir bak ...! bakan görür...!


(ANLA)YAN(UYGULA)R!

Okuyup öğrenirsen gerçekleri...!

Bulursun doğru yolu,bulursun huzuru...!

Bakıp görürsen nimetleri...!

Şükredenlerden olursu bolca Rabbini...!.

Anlayıp uygularsan ayetleri...!

Kurtulanlardan olursun ALLAH katında...!

Ve şimdi sırasıyla yap bu unuttuklarını...!


(OKU)YAN (ÖĞREN)İR!

(BAK)AN (GÖR)ÜR!

(ANLA)YAN (UYGULA)R!

Okuyup öğrenip,bakıp görüp,anlayıp uygulayanlardan olabilmek duası ile…


Bugün Sevgililer Günü (Valentine's Day)derin okyanuslar ve zirvesi görünmeyen dağlar...
 
14 Şubat 2004 tarihinde yazdığım yazıyı okuyunca yeni bir şey ilave etme ihtiyacı hissetmedim. O yüzden 14 Şubat 2004 tarihindeki yazıyı günün önemine binaen tekrar yayınlıyorum. O gün şunları yazmıştım:
 
Bugün "Sevgililer Günü"yle ilgili birkaç kelime yazmak istiyorum. Malum, Katolikler'de Valentine's Day diye bilinen 14 Şubat günü küreselleşmenin bir başka boyutu olsa gerek, Müslüman ülkelerde de "Sevgililer Günü" olarak kutlanmaya başladı, gittikçe de yaygınlaşıyor.
 
14 Şubat günü Türkiye genelinde geçen sene 1,2 milyonun üzerinde kırmızı gül satıldığını duyduğumda yadırgamadım. Çiçekçiler adına sevindim de. Ama bastıran kış şartlarının çiçekçileri olumsuz etkilediği için üzüldüm. Çünkü bir yıldır bugüne hazırlanıyorlardı.
 
Hayretimi mucip olan bir diğer husus da, aynı gün Ortodoks mezhebine mensup tanıdığım bir Hıristiyan'a, Valentine's Day'da ne yaptığını sorduğumda, "14 Şubat bizim günümüz değil, o Katolikler'in günüdür" diyerek 14 Şubat'ı kutlamadığını söylemesiydi. Hayretimi mucip olmuştu çünkü 14 Şubat'ı Hıristiyan olduğu halde mezhep ayrılığından dolayı Ortodokslar bile kutlamazken, çok sayıda, Müslüman o gün elinde kırmızı güllerle günün gereğini yerine getiriyordu!
 
Ben bugüne rağbet eden Müslümanlar'ın büyük çoğunluğunun, 14 Şubat'ın bir Hıristiyan bayramı olduğunu bilmediklerini düşünüyorum. Medyadaki yayınların etkisinde kalarak sadece Sevgililer Günü olduğu için sevdiklerini hatırlama adına bir şeyler yaptıklarını tahmin ediyorum.
* * *
Dînî bir gün olması ve kişinin inancını ilgilendirmesi sebebiyle "Ortodokslar'ın bile kutlamadıkları bir gün hakkında bir Müslüman olarak bizim de bir görüşümüzün ve bakışımızın olması gerekmez mi?" diye düşündüm ve biraz araştırdım.
 
Tarihçesine baktığımda, putperest Romalılar'ın sürülerini kurtlardan korumaları için tanrılarına kurbanlar kestikleri 15 Şubat Lupercalia Bayramı'nın sonraları sevgililer bayramına dönüştüğünü gördüm..
 
Rivayete göre, İmparator 2. Claudius savaşı olumsuz etkilemesin diye askerlere evlenmeyi yasaklar. Fakat Rahip Valentine bu yasağa uymaz ve sevgililer arasında gizliden gizliye nikah kıyar. Tabii çok geçmeden yasağı deldiği ortayla çıkar ve idama mahkum edilerek hapse atılır.
 
İmparator bir putperesttir. Valentine ise tevhid inancı üzere bir mümindir. İmparator, Aziz Valentine'e Hristiyanlığı bırakıp Roma'nın tanrılarına tapması karşılığında kendisini affedeceğini teklif eder. Valentine dininde kalmakta ısrar edince, miladi 270 yılında 14 Şubat'ı 15 Şubat'a bağlayan gece idam edilir.
* * *
Hıristiyanlık yayılıp Avrupa'da kabul gördükten sonra 496 yılında da Papa Gelasius, Aziz Valentine'i onurlandırdmak için 14 Şubat'ı Valentine Günü ilan eder.
 
Ancak Valentine gençleri günahtan kurtarmak için nikah kıyarak ilişkileri meşrulaştırırken sonraları onun adına kutlanan günde ilişkilerin gayri meşru (kızların isimlerini birer kağıda yazıp masa üzerindeki bir sepete koymaları, delikanlıların da kura çekerek paylarına düşen kızlarla birlikte olmaları gibi) mecralara aktığı görülür hatta bir ara gençlerin ahlakını ifsad ettiği gerekçesiyle din adamlarının teklifiyle İtalya'da yasaklanır..
 
Fakat 14 Şubat, 1800'lü yıllardan sonra da "Sevgililer Günü" olarak Batı'nın toplumsal bir olayı haline gelir. Sevgililer birbirlerine kırmızı güller hediye ederler ve kutlama kartları gönderirler.
 
Hülasa Sevgililer Günü diye bilinen 14 Şubat Katolik dünyasının dini bayramlarından biridir.
* * *
Allah katında hak din İslam'dır (Al-i İmran,19)) ve Allah katında İslam'dan başka hiçbir din makbul değildir (Al-i İmran, 85). Dolayısıyla hak din mensupları başka dinlere ait bayramları kutlayarak onlara dînî konularda benzemekten kaçınmak durumundadır. Hz. Peygamber de dini inanç, örf, dini kisve, dînî davranış, ibadet ve dini adetlerde başka din mensuplarına benzemekten bizleri sakındırmıştır.
 
Tevhit inancına sahip bir Müslüman'ın hak katında makbul olmayan inançlara simge olmuş her şeyden uzak durması, inancının duruluğunu koruması için gereklidir.
 
Tabii ki, benzemekten kaçınmak sadece dînî konulardadır, yoksa hiçbir zaman ilim ve teknolojinin ve diğer çağdaş gelişmelerin reddi anlamında değildir.
* * *
Hıristiyan olduğu halde bir Ortodoks dahi kendisine ait olmayan bir günü kutlamayarak duyarlılık gösterirken bir Müslüman neden aynı duyarlılığı göstermesin ki?!
 
Ayrıca inancımıza göre kadın ile erkek arasındaki sevgi ve aşka dayalı ilişkiler nikah varsa meşrudur. Sevgililer Günü'nde daha ziyade nikahsız ilişkiler öne çıkmaktadır. (İtalya'da bir zaman yasaklanmasının temelinde de nikahsız ilişki yatmaktadır.) Valentine's Day'de hatırlanan sevgi, eşler arasındaki meşru sevgi ise bu bir Katolik için gayet normaldir. Ama Müslüman çiftlerin birbirilerine gül veya hediye vermeleri için Katolikler'e ait Valentine's Day'i beklemeleri gerekmez ki! Hediyeleşmek için özel bir gün beklemek gerekmiyor. ! 

 
Mustafa BALKAŞ

GÖNDEREN : YAHYA YILMAZ
Ilginc,
insan egerki 10 lirayı sadaka verecek olsa bu miktari cok bulur ama 10 lira ile magazadan birsey almaya gitse alacak birsey bulamaz…

ÜÇÜNCÜ SIR

Şu hadsiz kâinatı şenlendiren, apaçık görünen, rahmettir. Ve bu karanlıklı mevcudatı ışıklandıran, yine rahmettir. Ve bu hadsiz ihtiyaçlar içinde yuvarlanan mahlûkatı terbiye eden, yine rahmettir. Ve bir ağacın bütün organları meyvesine yönelik çalıştığı gibi, bütün kâinatı insana yönelten ve her tarafta ona baktıran ve yardımına koşturan, apaçık yine rahmettir. Ve bu hadsiz fezâyı ve boş âlemi dolduran, nurlandıran ve şenlendiren, rahmettir. Ve bu fâni insanı ebede namzet eden ve ezelî ve ebedî bir Zâta muhatap ve dost yapan, bilbedâhe, rahmettir.

Ey insan! Madem rahmet böyle kuvvetli ve cazibedar ve sevimli ve her derde çare olan bir sevimli hakikattir. O halde Bismillâhirrahmânirrahîm de, o hakikate yapış ve vahşetten ve hadsiz ihtiyaçlarından ortaya çıkan elemlerinden kurtul. Ve o Sultan-ı Ezel ve Ebedin tahtına yanaş ve o rahmetin şefkatiyle, şefaatiyle ve rahmet ışıklarıyla o Sultana muhatap ve dost ol.

Evet, kâinatın tüm varlıklarını hikmet dairesinde insanın etrafında toplayıp, bütün ihtiyaçlarına düzenli bir şekilde ve yardımla koşturmakta iki ihtimal var:
 
Birincisi: Ya kâinattaki her şey, kendi kendine insanı tanıyor, ona itaat ediyor, yardımına koşuyor bu ise yüz derece akıldan uzak olduğu gibi, çok imkânsızlıkları netice veriyor. Bu durumda insan gibi bir aciz varlıkta, en kuvvetli bir sultanın kudreti bulunması gerekiyor. Veyahut
 
İkincisi: Bu kâinatın perdesi arkasında bir kudretli zatın ilmiyle bu yardım oluyor.
 
Demek, kâinatın tüm varlıkları, insanı tanıyor değil; belki insanı bilen ve tanıyan, merhamet eden bir Zâtın tanımasının ve bilmesinin neticesinde bu ihsanlar oluyor ki bu ihsanlar ve merhametler O’nun varlığına delildir.

Ey insan! Aklını başına al. Hiç mümkün müdür ki, bütün varlıkların sana doğru yardım ellerini uzattıran ve senin ihtiyaçlarına “buyurunuz” dedirten Zât-ı Zülcelâl seni bilmesin, tanımasın, görmesin?

Madem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor. Sen de Onu bil, hürmetle bildiğini bildir. Ve katiyen anla ki, senin gibi zayıf, aciz, fakir, fâni, küçük bir mahlûka koca kâinatı musahhar etmek ve onun imdadına göndermek, elbette hikmet ve inâyet ve ilim ve kudreti içine alan “rahmet” hakikatidir.

Elbette böyle bir rahmet, senden küllî ve halis bir şükür ve ciddî ve safi bir hürmet ister. İşte, o hâlis şükrün ve o safi hürmetin tercümanı ve ünvanı olan Bismillâhirrahmânirrahîm’i de, o rahmet elinin sana ulaşmasına vesile yap ve o Rahmân’ın dergâhında kendine besmeleyi şefaatçi yap.

Ey insan! Hiç mümkün müdür ki, sana bu simayı veren ve o simada böyle bir rahmet mührünü ve bir “bir”lik damgasını vuran Zât, seni başıboş bıraksın; sana ehemmiyet vermesin; senin hareketlerine dikkat etmesin; saninle alakalı olan bu kâinatı boşu boşuna yapsın; yaradılış ağacını, meyvesi çürük, bozuk, ehemmiyetsiz yapsın? Hem hiçbir cihetle şüphe kabul etmeyen ve güneş gibi zâhir olan rahmetini ve ışık gibi görünen hikmetini inkâr ettirsin? Hâşâ!


Ey insan! Bil ki, o rahmetin arşına yetişmek için bir miraç var. O miraç Bismillâhirrahmânirrahîm’dir. Ve bu miraç ne kadar ehemmiyetli olduğunu anlamak istersen, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın yüz on dört surelerinin başlarına ve hem bütün mübarek kitapların başlangıçlarına ve umum mübarek işlerin başlanışlarına bak. Ve Besmelenin azamet-i kadrine en kesin bir delil şudur ki, İmam-ı Şâfiî (r.a.) gibi çok büyük müçtehitler demişler: “Besmele tek bir âyet olduğu halde, Kur’ân’da yüz on dört defa nâzil olmuştur.”


GÖNDEREN: OKTAY YAĞLI





HEKİMOĞLU İSMAİL ANLATIYOR: 1976 senesinde hacca gidecektim; döviz lazımdı. Bankaya girdim. İlgili memur, döviz olmadığını, bir başka bankadan getirteceğini söyledikten sonra, "Paranızı bırakın, üç saat sonra gelip dövizinizi alın." dedi. Ben de parayı verdim ve bankadan ayrıldım.

Yolda düşündüm, "Ben ne yaptım! Bu şahıs verdiğim parayı inkâr edebilir. Aksini ispat için elimde bir makbuz veya yazı yok. Bir avuç dolusu parayı hiç tanımadığım bir adama verdim, gidiyorum!" Sonra düşündüm; bankalar hatalı iş yapmaz, çünkü bankalar İTİMAT üzerine kurulmuştur. Rahatladım. Gerçekten de üç saat sonra gelip dövizi aldım. İster istemez şu cümleler ağzımdan çıktı, "Müslümanlar da bankalar kadar doğru olsa! Faiz yönüyle İslam'ın karşısında olan banka, İslam'ın temel prensiplerinden olan itimada layıksa ve İslam'dan yana olan bir Müslüman itimada şayan değilse, banka muvaffak olur, Müslüman kaybeder. İslam'ın her emrinde hayat vardır. İslam düşmanları dahi, hayat haklarını İslam esaslarından alacaktır ve alıyor da. İşte İslam'ın Allah nizamı olduğu ve insanları kurtarmak için gönderildiği burada belli oluyor:

Düşmanları dahi, onun esaslarını yaşadıkça güçleniyor!
Elimdeki banka defterinin birinci sayfasına baktım, "Her türlü hizmetlerimizde; güvence, gizlilik, kolaylık ve doğruluk ilkelerini benimseriz" diye yazılı.

Bu prensiplere her Müslüman sahip olmalıydı. Her Müslüman'a güvenilmeli, her Müslüman sır taşıyabilmeli, her Müslüman kolaylık göstermeli ve doğru olmalıydı.

İşte İslam'ı yaşamayanlar, İslam prensipleriyle başarılı olan faiz müesseselerinin artmasına sebep olurlar.

Müslümanlar da Müslümanlık kadar doğru olsaydı, bankaların topladığı paralardan daha fazlasını toplar, o büyük paraları piyasada çalıştırır, imalat yaparlar, işsize iş verirler, doğru olmanın sevabını alırlar, kâr içinde kâr ederlerdi.

Almanya'da bir otomobil üretim firmasında iki milyon insan ortak olup çalışırken Türkiye'de iki kişinin ortak olması dahi problem oluyor.

Amerikan harp okulunda bir öğrenci bir gece yatağının içine yastık koyarak yatakhaneden ayrılıyor. Yani yatakta yatıyormuş görünümü veriyor. Nöbetçi subay bakıyor ki yastık konulmuş, öğrenci yok. Hemen not tutuyor. Ertesi gün öğrenciyi okuldan atıyorlar. Genç diyor ki; "Bir gün firar ettim diye hayatımı yakmanız adalet mi?" Okul komutanı, "Kaçtığın için değil, yastık koyup bizi kandırmak istediğin için okuldan atıldın!"

Yabancı sermayeye düşman olanlar duymasın ama Türkiye'deki bir fabrikalarına girdim, kapısında şöyle bir yazı, "İnsanın hayırlısı insana faydalı olandır."

Bazılarının gâvur fabrikası dediği o yerde çalışanlara sordum, "Nasıl, memnun musunuz?" Dediler ki, "Adamlar Hıristiyan, ama işleri Müslüman. Yöneticilerimizden çok memnunuz."
Halimiz sebebiyle saçlarım diken diken oldu. Hıristiyan yöneticiden memnun olanlar, Müslüman yöneticiden memnun değil.

İslamiyet, Müslümanları kurtuluşa çağırıyor. "Haya ale'l-felah" Haydin kurtuluşa... Fakat asırlardır kurtulamayan millet Müslümanlardır. Neden Müslümanlar kurtulamamış? Neden üç asırdır bu çağrının mânâsı anlaşılamamış? Neden ezan okuyan, ezanın mânâsına yabancı kalmış? Bunun cevabı şudur:
İlme, tekniğe önem vermemek, muamelat ve ukûbatı tatbik etmemek.

İslamiyet'i Hıristiyanlık gibi ele aldık. Namaz kıldık, oruç tuttuk, İslamiyet'in muamelat, ukûbat gibi kısımlarına pek bakmadık. Baktık ise onları da ibadet kastıyla yaptık, tatbikatını düşünmedik. Kur'an-ı Kerim sadece duadan, namaz ve oruç gibi ibadetlerden ibaret değildir. Bir Müslüman, namazda okuduğu ayeti, hayatında yaşamak zorundadır. Merhum Mehmed Akif diyor ki:

Ey koca şark, ebedi meskenet
Sen de kımıldanmaya et bir niyet
Korkuyorum garbın elinden yarın
Kalmayacak çekmediğin nedamet...
   


--
----------------------------
Senden başka hiçbirseyi oLmayan ben ,
senden başka herseyi oLana acırım...




Ilginc,
insan 10 dk zikir edecek olsa bu zamani cok bulur ama bir film veya mac olsa bir bucuk saatlik zaman onun icin hemen geciverir…



Ilginc,
bir futbol macinin uzamasi insanin hosuna gider ama Cuma namazinda hutbenin birkac dk uzamasi hic de hosuna gitmez…



Ilginc,
İnsan duydugu dedikoduya hemen inanir ve kabullenir ama kesin dogru oldugunu bildigi birseyi inat ederek hemen kabullenmez…


Ilginc,
insan camide bir saat ibadet ederek vakit gecirecek olsa onun icin zaman gecmek bilmez ama televizyona bakarken zaman onun icin cabucak gecer…

http://img216.imageshack.us/img216/3568/71256178iw2.jpg
Ilginc,
insan namaz kilarken,ibadet esnasinda dunyevi konulari dusunmeyi sever ama normalde Islamiyet’i dusunmekten kacinir…



Ilginc,
insana bir sureyi veya surenin anlamini okumak zor gelir ama bir ro mani okumak onun icin kolaydir…



Ilginc,
insan konserde ilk siralarda olmak icin caba sarfeder ama camide ilk siralarda olmak icin caba sarfetmez.


Ilginc,
Aksine namazin sonunda hemen cikip gideyim diye son siralarda olmak ister


Ilginc,
bir ayet ya da hadis ezberlemek insanin zoruna gider ama muzik listesi top 10′da olan sarkilarin hepsini ezbere bilir…


Ilginc,
insan ajandasinda bir dini toplanti icin zaman bulamaz ama dunyalik isler icin cok zaman bulur



Ilginc,
insan Isla mi konulari dinlemeyi ve anlatmayi zor bulur ama dedikodulari dinlemeyi ve anlatmayi cok sever



Ilginc,
insan CENNET’e gitmeyi ister ama hicbir sey yapmadan…



Ilginc,
insan hergun birilerinin olum haberini alir, ama yine de kendisinin de birgun olecegini dusunmez…



Ilginc,
insan hergun birgun curuyecek vucudunu daha formda tutmak icin yediklerine dikkat eder, cildine bakim yaptirir ama asla curumeyen ruhu ve kurtulusu icin hic dikkat etmez…


Rabbimiz bizleri nefsimize uydurmasın ve nefsimizi terbiye edenlerden eylesin 




Hayranlığımı öğrettiğin sözle ifade ediyorum.. (Gönderen: Esengül YAZICI)


Öylesine çok güzellikler yaratırsın ki,
hayranlığım Senin methine yetmez.
Seni,Senin öğrettiğin gibi övüyorum;


SUBHANALLAH




Öyle bol nimetler verirsin ki,
Şükrüm SANA teşekküre yetmez.
Sana Senin öğrettiğin gibi hamd ediyorum;

ELHAMDÜLİLLAH




Öyle hoş lutuflarda bulunursun ki,
Ne kadar minnettar kalsam lutfuna denk gelmez.
Sana,Senin öğrettiğin sözle minnetimi ifade ediyoum;


BAREKALLAH



Öyle güzel işler eylersin ki,
Ne kadar düşünsem hikmetine aklım ermez.
Sana hayranlığımı Senin öğrettiğin sözle ifade ediyorum;


MAŞAALLAH




  Hicri Yeni Yılınız Kutlu Olsun !

Bugün 1 Muharrem 1430. İçimiz buruk ama yine de umutluyuz.

Hicri yeni yılınız kutlu olsun, hayırlara vesile olsun!



Hicri tarih, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in Mekke'den Medine'ye hicretiyle başlar. Ancak takvim başlangıcı olarak bu tarih, Hz. Ömer devrinde kabul olunmuştur. Ondan önce arapların belli bir tarihi yoktu. Bazı önemli hadiseleri (Hz. İbrahim'in ateşe atılışı, Fil vakası vb.) tarihe başlangıç olarak gösteriyorlardı.

Hicretten on altı yıl sonra (638), dönemin halifesi Hz. Ömer'in emriyle Medine'de bir meclis toplanarak, tarih meselesine bir çözüm bulunması istendi. Hz. Ali'nin teklifi ve mecliste bulunanların kabulü ile Hz. Muhammed (a.s)'in hicreti, İslam tarihine başlangıcı ve Muharremin de bu yılın ilk ayı olması kararlaştırıldı. Böyle bir uygulamanın konulmasına sebep olarak şu iki husus gösterilmektedir. Hz. Ömer devrinde ibraz edilen bir borç senedinde ödeme için vade tarihi olarak gösterilen Şaban ayının, geçen yılın mı yoksa gelecek yılın mı olduğu kestirilememişti. Ayrıca aynı dönemde Basra valisi olan Ebu Musa el-Eş'arî'den gelen bir yazıda; Hilafet makamından gönderilen kağıtların hangisi önce hangisi sonra olduğu ve hangisinin hükmüyle hareket edilmesi gerektiğinin bilinmediği cihetle, bu sorunun acilen halledilmesi isteniyordu. Bu nedenlerle Hicret İslam tarihine başlangıç teşkil etmişti.

Hicrî-Kamerî yıl, on iki aydır. İlk ayı olan Muharrem ile birlikte Receb, Zilkade ve Zilhicceye Araplar "eşhur'i hurum" adı verir ve bu aylarda savaştan ve her türlü şiddetten uzak dururlardı.

Hz. Muhammed (s.a.s), bu ayın dokuz, on ve on birinci günleri oruç tutmayı ashabına tavsiye etmişti. Peygamber Efendimiz buyurur ki: "Ramazan orucundan sonra, tutulan oruçların en faziletlisi Allah'a izafet ile şereflendirilen Muharrem ayındaki oruçtur" (Riyazü's-Salihin, II, 504). Diğer hadislerde, Muharrem ayının onuncu gününe rastlayan ve pek çok önemli olayın cereyan ettiği "Aşûra günü'nde tutulan orucun, bir yıl önce işlenen hata ve günahların bağışlanmasına vesile olacağı müjdelenmiştir" (Riyazü's-Salihin, II, 509).

Emevilerin ikinci hükümdarı Yezid zamanında ve hicri 61/miladi 680 yılı Muharrem ayının onuncu cuma gününde vuku bulan Hz. Hüseyin'in şehadeti meselesinden dolayı Şiilerce o gün matem günü sayılmış ve bu matem daha sonraları geniş çapta ve resmi bir hüviyete bürünmüştür.

Aşura günü denilen Muharrem ayının onuncu gününde, tarihte pek çok önemli olayın meydana geldiği rivayet edilmektedir. Bunlar arasında şu olayları saymak mümkündür:
- Nuh (a.s)'un gemisinin tufandan kurtulup Cudi dağının tepesine oturması bu güne rastlar. Bilindiği gibi bu olay, Hz. Nuh'a inananların bir gemi vasıtasıyla kurtulduğu ve inkarcıların da bütünüyle yok olup gittiği bir olay olmuştu.
- Bunun yanında, Hz. Adem'in tevbesi,
- Hz. İbrahim'in ateşten kurtulması ve
- Hz. Yakub'un oğlu Hz. Yusuf'a kavuşması bu güne rastlar.
- Öte yandan Muharrem ayının onaltıncı günü Kudüs'ün kıble tayin edildiği ve
- on yedinci günde Fil ashabının geldiği gün olduğu nakledilenler arasındadır.

Muharrem ayının Osmanlılar devrinde de ayrı bir yeri vardı. Bu ay dolayısıyla şairlerin yazdığı ve "Muharremiye" adı verilen manzum şiirlerin sayısı oldukça kabarıktır. Ayrıca yeni sene başı olması hasebiyle bu ayda, devlet erkanı, padişahın huzuruna çıkarak yeni yılı tebrik eder ve padişahın "Muharremiye" denilen hediyelerini alırlardı.

Muharrem ayı Osmanlı arşivlerinde "Muharremü'l-Haram" şekliyle geçmekte ve kısaca "mim" rumuzuyla gösterilmektedir.

Kaynak: Şamil İslam Ansiklopedisi

GÖNDEREN: RECEP YILMAZ
     ---------------------------------------
 
   

 

Aşağıda okuyacağınız yazıdaki kişi 1980 lerde bizim komşumuz olan birisi. Kimler sahip çıkmış ne olmuş. Bizim de sahip çıkamadığımız ve kaybolup giden nice Abdullahlar var bilemiyoruz. Lütfen Abdullahlarımızın kaybolup gitmesine müsade etmeyelim. Az bir fedakarlıkla bizim için çok bir değeri olmayan 3-5 lira ile onlara sahip çıkalım.Lütfen. Bu sizin çocuğunuz da olabilir olmaz demeyin. İbretlik bir hayat. Buyrun.....

 Müslüman olarak İsa Peygamber'i, Rab olarak gördüğüm İsa'dan daha çok sevdim


Abdullah Palazoğlu'nun yaşamı iki ayrı hikâyeden oluşuyor. Müslüman bir ailede doğan ve Ermeni Koleji'nde okurken Hıristiyanlığı seçen Palazoğlu, Ermeni Patriği Mesrob Mutafyan tarafından vaftiz edilerek yurtdışına teoloji eğitimi için gönderildi.

İsmini Andreas Palaylogos olarak değiştiren rahip, Amerika, Vatikan, Yunanistan gibi ülkelerde çalışarak altı yabancı dil öğrendi. Ancak onun hayatını yeniden değiştiren olay görev yeri Konya'da gerçekleşti. Bediüzzaman'ın eserini okurken Hıristiyanların gerçek İncil'in ayetlerini nasıl tahrif ettiklerini fark eden 17 yıllık yüksek rütbeli papaz Andreas'ın, İslam'la yeniden tanışmasına her iki kesim de mesafeli yaklaştı. Hıristiyanlar tarafından dışlanarak bütün mal varlığına el konulan ve ölüm tehdidi alan Palazoğlu, aynı zamanda 'ajan' ithamına maruz kaldı. Çeşitli işlerden bu itham sebebiyle çıkan ve en son haftalık 50 YTL kazandığı hamallık işine sarılan Palazoğlu geçmiş 17 yılı büyük bir kayıp sayıyor. 'Şu an iki pantolonum, iki gömleğim, bir de hırkam var. Rabb'imden 35 yıl daha istiyorum. Hıristiyanlığa 17 yılımı verdim, bunun iki katını da İslam için kullanacağım.' diyen Palazoğlu, Müslümanların İsa Peygamber'ini, Hıristiyan iken Rab olarak gördüğü İsa'dan daha çok sevdiğini kaydediyor. Hayat hikâyesini kitap olarak yazmaya da başlayan Palazoğlu, Hıristiyanlığın bir din değil mantığa uygun bir felsefe olduğunu belirterek, 'Konya'da 80 tane apartman kilise var ve amaç üniversite gençliğini Hıristiyanlaştırmak' diyor.

Bediüzzaman'ın eserleri sayesinde Müslüman oldum

Rahip iken Müslüman olma serüveninizin en başına giderek, önce Hıristiyan olma hikâyenizi dinlemek istiyorum?
Ben 1973'te Konya'nın Beyşehir ilçesinde doğdum. Babam terzi idi, fakir ama çevresi geniş bir adamdı. O zamanlar konfeksiyon sektörü Ermenilerin elinde olduğu için İstanbul'daki Ermenilerle de arası iyiydi. İlkokulu bitirdim. Ben yaramaz bir çocuktum. Yaz tatillerinde Kur'an kursuna gittim, dayak vardı, korkuyordum. O dönem babamın arkadaşı olan Arto isimli Ermeni bir terzi vardı. Arto amca 'Bu keratayı bizim kolejde okutalım.' deyince babam parasının olmadığını söyledi. O da 'Biz dost, arkadaş değil miyiz? Parasını biz öderiz.' dedi ve ondan sonra İstanbul'daki Ermeni Koleji'ne kayıt yaptırdım. Tabii kolejdekilerin rahip-rahibe-papaz olduklarını sonradan öğrendik. Bize çok iyi davrandılar, telkinlerde bulundular. Anlattıkları Hıristiyanlık değildi, Tanrı'dan Allah diye bahsediyorlar, İsa'dan Mesih diye söz etmiyorlardı. Anlattıkları akla mantığa yatkın şeyler olunca, Kur'an kurslarından öğrendiğin dinden daha güzel gelmeye başlıyor. Ve bir süre sonra da 'benim dinim bu' diyorsun ister istemez. 'O zaman Mesih İsa'yı kurtarıcın ve Rabbin olarak da kabul edeceksin.' dediler. 'Onu da kabul ediyorum.' deyince 22 Temmuz 1989'da beş Türk arkadaşla birlikte vaftiz olduk. Bunlardan birisi tıp okumayı seçti ve bildiğim kadarıyla Samsun'da bir hastanede radyoloji bölümünde çalışıyor. Ben teoloji bölümünü seçtim. 'Rahip olmak istiyorsan her türlü maddi imkânı sağlarız.' dediler.
Hıristiyan olduğunuzu ailenize söylediniz mi?
Hayır. Bilmelerine de gerek yok zaten. Amerika'da burs kazanıp üniversite okuyacağımı zannediyorlardı. Ama sonra öğrendi. Biraz zoruna gitti, bana karşı hep soğuk oldular.
Sizin vaftiz babanız kimdi peki?
Şu anki Ermeni Patriği Mesrob Mutafyan.
Amerika'da teoloji eğitiminde neler öğrendiniz?
Bütün dinleri öğreniyorduk. Dinlerin ileri sürdüğü tezleri hangi sorularla çürüteceğimiz filan öğretiliyordu. Kur'an'ı yüzeysel okuyorduk ama bazı ayetleri ortamına göre okuyorduk. Mesela tutucu bir topluluğa karşı Ankebut Suresi 46. ayeti okuyorsun. Genelde fıtratını tamamlayamayan, zayıf, üniversite öğrencilerine direkt Hıristiyanlığı anlatıyorsun. İranlıların insanları asması, kesmesi, bombalama gibi telkinlerde bulunuyorsunuz. 1. Yuhanna'nın 3. bölüm 16. ayetindeki Tanrı'nın insanları çok sevdiğini filan anlatıyorsun. Üniversiteyi bitirdikten sonra Amerika'da iki yıl zorunlu staj altında altı yıllık bursun geri dönüşümü başlıyor. Değişik eyaletlerde 4'er ay görev yaptım. Sonrasında 2 yıl Vatikan'da çalıştım. Oradan Yunanistan'da iki yıl çalışınca burslar ödenmiş oldu. Onun ardından ülkenize gönderiliyorsunuz. Ben İstanbul'a gönderildim. Güngören ve Moda'da kiliselerde çalıştım. Protestanlarla o dönem tartışmalarım oldu, çünkü ibadet şekilleri uydurma, Anadolu Ortodoks kültürüyle ibadet ediyorlar. Değişik mezhep ve azizlerin sözleriyle hareket ediyorlar. İngiliz Protestanlığı sistemine ve doktrinine ters düşüyorlar. Haliyle onlarla bir daha konuşmadım.
Kaç Hıristiyan mezhebi vardır Türkiye'de?
50 kadar mezhep var, bunun 14-15'i faaliyette. En etkin olanları Luteranlar ve Katoliklerdir.
Altı dili nerede öğrendiniz?
İngilizceyi Amerika'da öğrendim. Zaten üç ay içinde öğrenmek zorundaydık, yoksa sınır dışı ediliyorsunuz. İleri hafıza tekniklerini öğrettiler önce. Beyni bir CD'yi kullanır gibi kullanmayı öğretiyorlar. Vatikan'da İtalyancayı, Yunanistan'da Yunancayı öğrendim. Eğitim dili zaten Antik Yunanca idi. En güzel bu dili konuşurum. Adıyaman Nemrut'ta bilimsel araştırma yaptık, 8 ay süresince Kürtçeyi öğrendim. Profesyonel olarak elektro gitar ve keman çalıyorum. Şan eğitimi aldım. Hatta beş-altı tane Hıristiyan ilahisi bile besteledim. Zaten Hıristiyan öğretisinde opera, bale, müzik gibi eğitimlere yönlendirirler. Mesela eski ölen papa 'süper' opera bilirdi. Ben karateyi seçtim ve siyah kuşakta üçüncü dereceye kadar yükseldim. 2004 Fransa'da Avrupa ikincisi oldum karatede.
Görev yeri olarak neden Konya'yı seçtiniz?
Yönetim ve finans işleri için geldim, İzmir piskoposuna bağlıydım. 80 ev kilisesinin papazlarının başındaydım. Fetva makamındaydım.
Konya'da 80 tane ev kilisesi mi var yani?
Evet. Geneli Protestan'dır. Bilgi ve kültür olarak hepsinin başındaydım. Eğer görevime devam etseydim önümüzdeki yıl episkopos olacak ve bölge sorumlusu olarak İzmir'e gidecektim.
Peki kaç Hıristiyan vardır Konya'da?
Dört sene öncesinde 1.000 kişi vardı. Şimdiki sayıyı bilemem. Geneli üniversite öğrencisidir. Her ev 10-15 kişiden oluşur. Öyle Hıristiyan işadamları vardır ki, duysanız ismini 'hadi yaa!' dersiniz. Konya'daki ev kiliseleri üzerine görev yaparken Türk olduğumu kimse bilmezdi. Çok kişiyi aforoz etmişimdir. Türkiye aleyhine konuşanları da aforoz ettim. Ben ülkemi çok seviyordum o zamanlar. Bir de Hıristiyan inancına göre Tanrı'nın sürekli bakıp gözetlediği yer Anadolu toprakları.
Üniversite öğrencileriyle ilgili çalışmalar nasıldı?
Dolar bazında haftalık para veriyorduk. Ama onları da bir taraftan işliyorduk. Onlar bizi enayi yerine koyduklarını düşünürken, bir süre sonra İslami altyapıları yoksa söylediklerimiz mantıklı geliyordu. Beyinlerini yıkıyorduk. Üniversiteye giden ve maddi sıkıntı çeken öğrencileri takip ediyorduk. Bir adamın niyetini 'şak' diye anlarım. Çünkü psikoloji eğitimi de aldık.
Mali sistem nasıl işliyordu?
Vaftiz olmuş herkes kazandıklarının % 25'ini kiliseye vermek zorundadır. Bir de dünyada resmî kayıtlı 2,5 milyar Hıristiyan var. Hepsi sadece 1 dolar verse 2,5 milyar dolar eder. Hıristiyanlıkta kıyameti hızlandırmak diye bir olay vardır. Belli bir sayıya ulaşınca İsa'nın geleceğine inanırlar. O yüzden Hıristiyan sayısını artırmaya çalışıyorlar.
Siz Konya'da kaç kişiyi vaftiz ettiniz?
Ben kimseyi vaftiz etmedim. Vaftiz babası oldum ama. Vaftiz havuzu, Havzan'da, biri Amerikalı diğeri Yeni Zelandalı iki bayanın elma yetiştirdiği bir bahçede. Kimseyi Hıristiyanlaştırmadım ama geçenlerde bir Hollandalıyı Müslüman yaptım. 7-8 kişiden söz aldım, Kur'an'ı anadillerinde en az bir kere okuyacaklar. Yalnız Yunanca olarak Kur'an yok, o dilde de mutlaka Kur'an olmalıı.
Böylesine önemli bir görevdeyken, sizin Müslüman olmanızı sağlayan ne oldu?
Bir gazetenin bölge müdürü ile tanıştım. Onunla arkadaş olduk zaman içerisinde. Bana bir gün 'Andreas' dedi, 'Bugünkü sizin kitaplarınızda peygamberimizin geleceği 114 yerde yazılı. Nasıl olur da bunu görmezsin?' 'Ben sıradan bir adam değilim, din üzerine ihtisas yaptım. Bunu nasıl görmediğimi düşünüyorsun, saçmalama. Orijinal İncilleri bile okuyup 6 diye çeviren bir adamım.' dedim. Bana her türlü inancını bir kenara koyup Bediüzzaman'ın Mektubat'ını okumamı önerdi. 14. bölümdeki Mucizat'ı iki yıl boyunca inceleyip okudum. İki yılın sonunda gördüm ki Bediüzzaman Hazretleri doğru söylüyor. Mesela İncil'de geçen ve İsa'nın (as) geleceğini söylediği kişiyi 'öğütçü' diye yazmışlar. Meğerse aslı 'övücü, çok öven' anlamında imiş. Bir sürü sıfatları değiştirmişler.
Ve sonra Müslüman olmaya karar verdiniz?
Evet. Müftülüğe gittik, 'basın filan çağıralım' dediler. Kabul etmedim. Ben hiçbir cemaate katılmayacağımı filan söyledim. İslam'ı iyi kötü öğrenip yaşadım. 4,5 yıl kendimi gizledim. Daha önce vaftiz ismim Andreas'tı, kimliğimde din yerinde Hıristiyan yazıyordu. Şimdi tekrar İslam oldu. Müslüman olarak İsa peygamberi, Rab olarak gördüğüm İsa'dan daha çok sevdim. Şimdiki İncil dini kitaptan ziyade mektuplardan, tarihsel olaylardan oluşan bir kitap. Mantığa uygun bir felsefe öğretisi Hıristiyanlık.
Müslüman olduktan sonra neler yaptınız?
Şu an hamallık yaparak haftalık 50 YTL kazanıyorum. Ama bir süredir yapmıyorum onu da. Babamdan kalan bir ev var, annemle orada oturuyorum. Kendi halimde dervişâne bir hayat yapıyorum. Bana ajan filan diyorlar. İki kez mide kanaması geçirdim, kalbime stent takıldı.
Neden oldu bunlar?
Hıristiyanların yaptığı maddi ve manevi baskılardan oldu. Kafayı sıyırtacak noktaya getiriyorlar. İstifa ettikten sonra Dünya Kiliseler Birliği'nden, ABD'deki finansal işlere bakan şirketten, İzmir'deki yardım kuruluşu altında misyonerlik yapan şirketlerden geldiler. Vatikan'dan geldiler. Sindiremediler Müslüman olmamı. Ölüm tehdidi aldım. Saçlarım bembeyaz oldu, boyattım. Mal varlığımı elimden aldılar. İki pantolonum, iki gömleğim bir de hırkam var. Rabb'imden 35 yıl daha istiyorum. Hıristiyanlığa 17 yılımı verdim, bunun iki katını da İslam için vermek istiyorum.
Daha önce papazdınız, bundan sonra imam mı olacaksınız?
Şu an hayat hikâyemi kitap olarak yaşıyorum. Hıristiyanlığın ve Müslümanlığın amentüsü isimli çalışmalarım var. Hıristiyanlığın tezini çürüten bir eser. Elimle yazdığım antik Yunanca-Türkçe sözlüğüm var. Belki bunlar kitap olur.

Benimle tartışacak bir papaz aradım

Neden televizyon ekranlarına, magazin programlarına çıktınız?
Karşıma çıkıp tartışacak bir papaz aradım. İlmine güvenen buyursun, İncil'de Peygamberimiz'in ismini nasıl gizlediklerini anlatayım. Ama kimse çıkmadı. Onlar da Müslüman olsunlar istiyorum. Tek yol bu. 17 yılımı verdim Hıristiyanlığa, onu yaktım ben. Yoksa ben bağışlar filan hariç 9.500 dolar maaşım vardı. Artık magazin programlarına gitmem.
Evlenmiş ve boşanmışsınız da öyle mi?
Evet. Ben Müslüman olunca ayrıldı eşim. İslam'ı kabul etse sürerdi. Evlenirsem doğacak çocuğumun isimlerini Meryem ve Ahmet koyacağım.
 
H. Salih Zengin
ZAMAN GAZETESİ 12/10/2008
 

 bu haberin linki:
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=748120
 

  Recep YILMAZ   

Yalnızım

 



GÖNDEREN: BEGÜM ÖZEL



Elleri bir ağaca arkadan bağlanan hamile bir kadının başına dikilmiş olan iki Ermeni yazı tura atıyordu. Bu kanlı kumarı yaklaşık 100 yıl önce Anadolu toprağında Kars'ta Ağrı'da Van'da Erzurum'da da ataları oynamıştı.Onlardan duymuşlardı. Karnı burnunda zavallı bir Azeri kadının doğumu oldukça yakın görünüyordu. Çaresiz kadın bir hazan yaprağı gibi titriyordu. Elbiseleri yırtık, ayakları çıplaktı...Ermenilerin uzun boylu olanı elindeki AK-47 model Rus yapımı otomatik tüfeğinin namlusuna monte edilen seyyar kasaturayı çıkartırken, diğeri elindeki demir parayı havaya attı
 
:-Akçik, manç?.. (Kızmı, oğlan mı?)

 
Akçik...(Kız)

Bu cevap üzerine 'oğlan' diyerek bahse giren Ermeni, elindeki kasatura ile hamile kadının karnını bir hamlede yarıp çocuğu çıkarttı.Kan b! ürülügözleri bebeğin kasıklarına kilitlendi.

-Tun şahetsar,ınger...
(Sen kazandın, yoldaş)


-Yes şahetsapayts ays bubrikı inç bes bidigişdana...
(Ben kazandım ama bu bebek nasıl beslenecek?)


-Mayrigı bedge gişdatsine.
(Annesi besleyecek elbette)


Bunun üzerine daha kısa boylu olan Ermeni, bir hamlede kasaturaya geçirdiği bebeği annesinin göğsüne yapıştırdı:


-Mayrig yerahayin zizdur.
(Çocuğa meme ver)


           Aynı dakikalarda Hocalı'nın başka bir semtinde tek kale futbol maçı hazırlığı vardı. İki kesik Azeri kadın başını kale direği yapmışlar, top arayışına girmişlerdi.Başı tıraşlı bir çocuk bulup getirdiklerinde ise Ermeni çeteci sevinçle bağırdı:


           -Asixn ma/,çimi yev bızdıge, aveg gındırnadabidi. Gıdıresek...
(Bu hem saçsız hem de küçük, iyi yuvarlanır. Kopartın...)


           Aynı anda çocuğun gövdesi bir tarafa,başı da orta yere düşmüştü...


           Ermeniler zafer naraları! atarak, kanlı postalları ile kesik çocuk başına vurarak kanlı bir kaleye gol atmaya çalışıyordu.


           Bu iki olay Hocalı'da bundan çok değil yalnızca 14 yıl önce yaşandı. Her iki olay da ermeni çetecilerin katliamlarına bizzat şahit olan görgü tanıklarının anlatımlarıdır.


           Ne yazık ki 26 Şubat 1992 günü binlerce Azeri türlü yöntemlerle vahşice katledilmiştir. Ajanslar,katliam haberini bütün dünyaya hızla geçerken, arşı titreten ağır bir vahşet yaşanan Hocalı halkından geri kalanlar ise çaresizlik içinde kıvranıyordu.


           Türkiye'de büyük bir dehşet uyandıran katliama ilişkin ilk görüntüler ise TRT aracılığı ile duyurulmuştu. Bütün olanları batılı gazeteciler, özellikle de New York Times belgeledi.


           26 Şubat'ta güçlü silahlarla donatılmış Ermenistan silahlı kuvvetleri ile Hankendi'nde konuşlanmış bulunan Albay Zarvigarov komutasındaki 366'ncı Rus Motorize Alayı, Hocalı'ya saldırarak tarihin en vahşî katliamlarından birini yaptılar.


           26 Şubat! gecesi Rus motorize alayının tanklarından açılan top ve roket saldırıları ile Hocalı Havaalanı kullanılamaz hâle getirilerek kentin dış dünya ile ilişkisi de tamamen kesildi.


           Savunmasız kalan kente giren Rus destekli Ermeni askerleri, çocuk, yaşlı, kadın, bebek demeden birçok insanımızı vahşîce katlettiler. ermenilerin işgal ettikleri Hocalı'da dehşet verici olaylar yaşandı.


Canlı canlı insanların kafa derilerini yüzdüler,

           Sağ olarak ele geçirdiklerini ise sistematik bir işkenceye ve tıbbî deneylere tâbi tutarak, insanlık dışı muamelelere maruz bıraktılar.

Hızar ve testereler ile diri diri insanların kol ve bacaklarını kestiler.


Genç kızların önce saçlarını,sonra da kafa derilerini yüzdüler.


Babanın gözü önünde evladını, evladın gözü önünde babayı kurşunlara dizdiler.


Kesik kafaları sepetlere doldurdular.


Peki neydi bu düşmanlık?


            Ermenistan'daki okul duvarlarında asılan haritalarda Türkiye'nin 12 ili yer almaktayken, Ermenistan'ın bayrağında Türkiye hudutları içindeki Ağrı Dağı'nın resmi varken, Ermenistan Millî Marşı'nda 'Topraklarımız işgal altında, bu toprakları azat etmek için ölün,öldürün' denmekteyken, başkaca bir neden aramaya zaten gerek yok sanırım.


           Dağlık Karabağ Bölgesi'nde bulunan Hocalı'ya, eski Sovyet İttifakı Silahlı kuvvetleri'ne ait 366.Alay'ın desteği ile Ermeni Sılahlı Kuvvetleri tarafından düzenlenen saldırılar sonucu 613 Azerbaycan Türk'ünün hayatını kaybettiği resmî olarak açıklandı. Ancak kayıp sayısının bu rakamların çok çok üstünde olduğu bilinmektedir.


56 hamile kadın karnı yarılmış durumda bulunmuştur.


           Bu alçak saldırıda 487 kişi ağır yaralanırken, 1275 kişi ise rehin alınmış,geri kalan nüfus da bin bir zorlukla canını kurtarmış ancak bu olayın tahribatından ruhları ve hafızaları asla bir daha kurtulamamıştır.


            Şahitlerin anlattıklarını dinleyenler önce kulaklarına inanamadı.!


           Fakat katliam sonrası Hocalı'ya girdiklerinde ise, görgü tanıklarının abartmadığını kısa sürede anladılar. Hocalı'da katliam bölgesini gezen Fransız gazeteci Jean-Yves Junet'nin gördükleri karşısında söyledikleri, katliamın boyutunu da anlatıyordu:


           'Pek çok savaş hikâyesi dinledim. Faşistlerin zulmünü işittim,ama Hocalı'daki gibi bir vahşete umarım kimse tanık olmaz' Peki 26 Şubat 1992 günü yaşanan bu katliamın emrini kim vermişti; Ermenistan Devlet Başkanı sıfatını taşıyan Robert Koçaryan denilen kirli katilden başkası değildi. Yaptığı terör faaliyetlerinin oranı nispetinde terfi eden Taşnaksutyun örgütü liderlerinden Robert Koçaryan, 20 Mart 1996'da Ermenistan Başbakanı oldu.


           Karabağ'da barış istediği için aşırı milliyetçilerin tepkisine daha fazla direnemeyen Levon Ter Petrosyan istifa edince de 30 Mart 1998 yılında ondan boşalan Devlet Başkanlığı koltuğuna,'Hocalı Katlia! mı' baş sorumlusu olan azılı terörist Robert Koçaryan oturdu.


           Ermeniler Türk hamile kadınlarına tecavüz edip karnını hamile olduğu halde taş ile doldurup öldürmüşler ve küçük Türk kızlarına tecavüz edip öldürmüşlerdi.


Ülkemizde sadece 1 ermeni öldürüldü diye yürüyüş yaptılar ve o kadar araştırdılar ama hiç bir insan kalkıp ta bu masum insanlara işkence edilip öldürüldükleri için yürüyüş yapmadı…………..

Yazıklar olsun …… 

GÖNDEREN: ALİ ÖZEL

 
gizemli bir mahallenin
karanlık bir sokağında
kimsesiz cocuklar gibi
ağlayarak, korkarak sessizce ilerliyorum sonsuzluğa
her adım atışımda gözlerimden bir damla iniyor
sebebini bilmiyorum
 
belki yalnızlıktan
belki kimsesizlikten
ne bir sevenim var
nede bir bekleyenim
ilerliyorum sonsuzluğa

gidiyorum uzaklara
 
  EMİR ÇALIŞKAN 10-B1
 

 HANGİ TARAFA YATARSIN?
 
Bir tarafa yatarak uyuma durumunda, yatılan yöne bağlı olarak burun deliklerimizin birisinin tıkanırken, diğerinin açıldığı ve solunumun açık olan burun deliğinden yapıldığı araştırmalarla belirlenmiştir. 

Ayrıca nefes alınan burun deliği ile beynin yarımküreleri ve sempatik-parasempatik sinir sistemleri arasında da bir münasebet olduğu, çalışmalarla gösterilmiştir. 

Sağ tarafa yatılması durumunda, sağ burun deliği tıkanmakta, sol burun deliği açılmaktadır. Sol burundan yapılan nefes alma ile sağ beyin yarımküresinin aktivitesi artar. 


Sağ beyin yarımküresinin uyarılması, parasempatik sinir sistemimizin faaliyetlerini artırmasına,
kalp hızımızın yavaşlamasına, tansiyonumuzun düşmesine ve mide-bağırsak faaliyetlerimizin yavaşlamasına neden olur... Dolayısıyla kalbimiz daha az yorulur, uykuya dalmamız daha kolaylaşır, bu da istirahatımızın daha iyi olmasına imkân sağlar.
Diğer yandan sol tarafa yatılırsa ne olur? 


Sol burun deliğinin tıkanması ile birlikte sağ burun deliğinden nefes alınması, sempatik sinir sisteminin faaliyetlerinde artışa yol açar; bu durumda kişi heyecanlanmış gibi olur ve kalp atışlarındaki hızlanma ile kalp daha da yorulur. Bu yüzden uykuya dalma zorlaşır. 

Çünkü kalp atım hızının, tansiyonun, heyecan ve dikkatin artması uykuya engel olabilir. Sol tarafımız üzerine uyumada ise vücudumuz daha çok yıpranacaktır.

Sırtüstü veya yüzüstü yatınca durum ne olacaktır?
Yüzüstü yatmak zaten uzun süre mümkün olmadığı gibi, kalp, akciğerler ve mide bu durumda baskı altında olduğu için, ciğerlerimiz ve
midemiz sıkışıp rahatsızlık
verebilir. Sırtüstü yatıldığında ise bu rahatsızlıklar olmayabilir. Ancak uykuya dalmada gecikme olabilir. Bu durum da vücudun tam dinlendirici bir uykuya geçmesine ve dinlenmesine engel olabilir. Çünkü bu durumda gündüz olduğu gibi iki burun açık olacak ve parasempatik sistem uyarılamayacaktır. Ayrıca sırtüstü yatılması durumunda mide ve bağırsakların fonksiyonlarını gerçekleştirmesi biraz daha zorlaşacaktır.

En faydalı ve belki de en az zarar görebileceğimiz yatış pozisyonun:
"Sağ yana yatarak ve ayakları vücuda doğru çekerek uyuma" şeklinde olduğu, yapılan araştırmalarla ancak bugün doğrulanabilmektedir.
Bu yatış seklinde hem mide ve bağırsaklar korunmakta, hem de sindirimin daha kolayca tamamlanması mümkün kılınmaktadır.
GÖNDEREN H.BARIŞ KARAGÖZ 
Sadece Allah'a ayıracak zamanınız varsa okuyun..

Bu maili aldığımda düşündüm ki....Bunun için zamanım yok.
Hele de çalışırken...

Sonra böyle düşünmenin kesinlikle günümüzde bir çok problemin kaynağı olduğunu fark ettim. Siz okuyunca ne hissedeceksiniz?
Okuyun ve düşünün bakalım.

'Biz Allah'ı (cc) Cuma günleri mescide sığdırmaya çalışıyoruz.
Belki cuma gecesine, çok nadiren kalkılabilirse, yatağın sıcaklığından feragat edilebilirse, Sabah namazlarına....

Ama hastalıklarımız, zayıflıklarımızda, doğal afetlerde, kısaca zorda ve çaresiz kaldığımızda hemen etrafımızda olsun istiyoruz....
ve, hiç şüphesiz, en çok da ölümün hatırlandığı cenazelerde...

Maalesef, biz Allah'tan (cc) bunları beklerken, diğer zamanlarda; işte, oyunda, hayatımızın neredeyse geri kalan tamamında Allah (cc) için yerimiz ve zamanımız yok...

Çünkü...
Bu diğer zamanlarda işlerimizi kendimiz halledebiliriz düşüncesi hayatımıza girmiş. Ya da açıkça söylersek o zamanlarda Allah'a (cc) ihtiyacımız yok....?HAŞAA

Karşılıksız alabileceğimiz en iyi hediye namazımızdır,
Hem masrafsız ve ödüller de muhteşemdir.
Allah'ın (cc) emir ve yasaklarına itaattir.  

Allah beni affetsin, ....
O'nun hayatımda ilk sırada olmadığı yer ve zamanların varlığından dolayı...

Her zaman O'nun bizim için yaptıklarını daima hatırlayacak 'zamanlarımız' olmalı.
Evet, ALLAH'ı (cc) çok seviyorum.
O benim var olma ve kurtulma kaynağım.
Beni her gün O ayakta tutuyor.

 
O'ndan başka sığınılacak kapı olmadığını bilmek….

Onsuz hiçbir şeyim…. Diyebiliyormusunuz??? 
er Allah'ı (cc) seviyorsanız ve O'nun sizin için gerçekleştirdiği muhteşem şeylerden utanmıyorsanız.... Bunu arkadaşlarınıza iletin.
Bunun için zamanınız var mı?

Kolay zora karşı
-Gerçekleri söylemek neden bu kadar zor.
Aynı zamanda yalanları söylemek de bu kadar kolay?
 
Ne gariptir, ALLAH'a (cc) inandığını söyleyip de şeytanın peşinden gitmek .
 
 
Ne gariptir, fıkraları çılgınca paylaşırız, mesajlar havalarda uçuşur da iş dinimizle ilgili bir mesajın iletilmesine geldiğinde iki defa düşünürüz.

Allah'ın (cc) bizim için ne düşündüğünden çok insanların bizim için ne düşündüğüne önem vermemiz sizin adalet terazinizle ne kadar adil görünüyor?
 

Herşeyden önemlisi ne kadar daha yaşayacağınızı sanıyorsunuz???
GÖNDEREN HAYATİ DURMUŞ


Şehzadebaşı Cami Restorasyonundaki İnanılmaz Olay

Hz. Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler. Derler ki :

-         Ey halife, bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü. Ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin.

 

Bu söz üzerine Hz. Ömer suçlanan gence dönerek :

-         Söyledikleri doğru mu diye sorar.

Suçlanan genç der ki :

-         Evet doğru.  

Bu söz üzerine Hz Ömer anlat bakalım nasıl oldu diye sorar. Genç anlatmaya başlar:

-        -  Ben bulunduğum kasabada hali vakti yerinde olan bir insanım. Ailemle beraber gezmeye çıktık, kader bizi arkadaşların bulunduğu yere getirdi. Affedersiniz hayvanlarımın arasında bir güzel atım var ki dönen bir defa daha bakıyor. Hayvana ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyve koparmasına engel olamadım. Arkadaşların babası içerden hışımla çıktı atıma bir taş attı, atım oracıkta öldü. Nefsime bu durum ağır geldi, ben de bir taş attım, babası
öldü. Kaçmak istedim fakat arkadaşlar beni yakaladı, durum bundan ibaret,
dedi. Hz Ömer:

-          Söyleyecek bir şey yok, bu suçun cezası idam. Madem suçunu da kabul ettin, dedi. Bu sözden sonra delikanlı söz alarak:

-          Efendim bir özrüm var, diyerek konuşmaya başladı:

-          Ben memleketinde zengin bir insanım, babam, rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı. Gelirken kardeşim küçük olduğu için saklamak zorunda kaldım. Şimdi siz bu cezayı infaz ederseniz yetimin hakkını zayi ettiğiniz için Allah(cc) indinde sorumlu olursunuz, bana üç gün izin verirseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim, bu üç gün içinde yerime birini bulurum, der.

Hz. Ömer der ki:

-          Bu topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalır ki?

Sözün burasında genç adam ortama bir göz atar, der ki:

-          Bu zat benim yerime kalır. O zat Hz. Peygamber Efendimizin (sav) en iyi arkadaşlarından, daha yaşarken cennetle müjdelenen Amr Ibni As' dan başkası değildir. Hz. Ömer Amr'a dönerek:

-          Ey Amr, delikanlıyı duydun, der. O yüce sahabe:

-          Evet, ben kefilim, der ve genç adam serbest bırakılır. Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber yoktur. Medine'nin ileri gelenleri Hz. Ömer'e çıkarak gencin gelmeyeceği, dolayısıyla Amr Ibni As'a verilecek idam yerine maktulün diyetini vermeyi teklif ederler, fakat gençler razı olmaz ve babamızın kanı yerde kalsın istemiyoruz derler. Hz. Ömer kendinden beklenen cevabı verir der ki:

-          Bu kefil babam olsa fark etmez cezayı infaz ederim.

 

Hz Amr Ibni As ise tam bir teslimiyet içerisinde der ki:

-          Biz de sözümüzün arkasındayız.

 

Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür. Hz. Ömer gence dönerek derki:

-          Evladım gelmeme gibi önemli bir nedenin vardı neden geldin?

Genç vakurla başını kaldırır ve (günümüz insani için pek de önemli olmayan):

-          'AHDE VEFASIZLIK ETTI' demeyesiniz diye geldim der. Hz. Ömer başını bu defa çevirir ve Amr Ibni As'a der ki:

-          Ey Amr, sen bu delikanlıyı tanımıyorsun, nasıl oldu onun yerine kefil oldun?. Amr Ibni As Allah kendisinden ebediyyen razı olsun, vakurla kanımızı donduracak bir cevap verir:

-          Bu kadar insanın içerisinden beni seçti. 'İNSANLIK ÖLDÜ 'dedirtmemek için kabul ettim, der. Sıra gençlere gelir, derler ki:

-         Biz bu davadan vazgeçiyoruz.

Bu sözün üzerine Hz Ömer:

-          Biraz evvel babamızın kani yerde kalmasın diyordunuz ne oldu da vazgeçiyorsunuz, der. Gençlerin cevabı da dehşetlidir:

-         MERHAMETLİ İNSAN KALMADI'DEMEYESINIZ DİYE…

BENDE SİZE BU YAZIYI YOLLUYORUM, ÇÜNKÜ

'GÜZEL BİR PAYLAŞIM KALMADI'

DEMESİNLER DİYE.

 

alemlerin sahibine emanet olun...

İSMAİL BALTACI



SU,RÜZGAR VE NÂMUS

Daha çocukluğumda,
Bu masalı dinlemiştim:
Su, rüzgâr ve namus...
Birgün saklanbaç oynamaya başlamışlar.
Önce su saklanmış;
Fakat çabuk bulunmuş
Derin vadiler arasında...
Sonra rüzgâr saklanmış, Onu da bulmak kolay olmuş. Yüksek dağlar tepesinde...
Sıra namusa gelmiş
o da şöyle şöyle söylemiş:
Dinleyin bir kere,
ben kaybolursam bulunmam hiçbir yerde...
İşte o günden beri namus kaybolunca, bulunmaz hiçbir yerde.

 

80'ine merdiven dayamış yaşlı baba ile onu ziyarete
 gelen -45 yaşında ve saygın bir işi olan- oğlu salonda
oturuyorlardı.
Hal-hatırdan, çoluk-çocuktan, havadan-sudan sohbet
ettikten sonra oğlu susmuş, ayrılmanın sinyalini vermişti.
O anda üzerinde oturdukları sedirin yanındaki pencerenin
pervazına bir karga kondu.
Yaşlı baba kargaya gülümseyerek biraz baktıktan sonra
oğluna sordu: 'Bu ne oğlum?'
Oğlu şaşkın, cevapladı: 'o bir karga baba.'
 Yaşlı baba kargaya biraz daha baktıktan sonra yine
sordu:'Bu ne oğlum?'
Oğlu daha da şaşkın, yine cevapladı: 'Baba, o bir
karga'...
Karga hâlâ pervazda, komik hareketlerle başını sağa
sola çeviriyor, başını yan yatırıyor, havaya bakıyor,
sonra başını yine onlara çeviriyordu.
Yaşlı baba üçüncü defa sordu: 'Bu ne?'
Oğlunun şaşkınlığı sabırsızlığa dönmüştü:
'O bir karga baba, üç oldu soruyorsun. Beni işitmiyor
musun?'
Yaşlı baba dördüncü defa da sorunca oğlunun sabrı
taştı ve sesini yükseltti:
'Baba bunu neden yapıyorsun? Tam dört defadır onun
ne olduğunu soruyorsun, sana cevap veriyorum ve sen
hâlâ sormaya devam ediyorsun. Sabrımı mı
deniyorsun?'
Babası -yüzünde hâlâ bir gülümseme- yerinden
kalktı, içeri odaya gitti ve elinde bir defterle döndü.
Bu bir hâtıra defteriydi. Oturdu, sayfalarını
karıştırdı ve aradığını buldu.
 Sevgiyle gülümseye devam ederek sayfası açık bir
vaziyette defteri oğluna uzattı ve o sayfayı okumasını
söyledi.
'Bugün 3 yaşındaki minik yavrumla salondaki sedirde
otururken yanı başımızdaki pencerenin pervazına bir
karga kondu. Oğlum tam 23 defa onun ne olduğunu sordu.
23 soruşunda da ona sevgiyle sarılarak, onun bir karga
olduğunu söyledim. Rahatsız olmak mı? Hayır! Onun
sorusunu masumca tekrar edişi içimi sevgiyle doldurdu.'
'Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi,
ana-babanıza iyi davranmanızı kesin olarak emretti.
Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında
ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara
'öf' bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve
güzel söz söyle.' (isra, 23) 
gönderen Esengül YAZICI



ALLAH (CC)


'Bir Mimar Sinan eseri olan Şehzadebaşı Camii'nin 1990'li yıllarda devam eden restorasyonunu yapan firma yetkililerinden bir inşaat mühendisi, caminin restorasyonu sırasında yaşadıkları bir olayı tv'de şöyle anlatmıştı.
Cami bahçesini çevreleyen havale duvarında bulunan kapıların üzerindeki kemerleri oluşturan taslarda yer yer çürümeler vardı. Restorasyon programında bu kemerlerin yenilenmesi de yer alıyordu. Biz inşaat fakültesinde teorik olarak kemerlerin nasıl inşaat edildiğini öğrenmiştik fakat tas kemer inşası ile ilgili pratiğimiz yoktu. Kemerleri nasıl restore edeceğimiz konusunda ustalarla toplantı yaptık. Sonuç olarak kemeri alttan yalayan bir tahta kalıp çakacaktık. Daha sonra kemeri yavaş yavaş söküp yapım teknikleri ile ilgili notlar alacaktık ve yeniden yaparken bu notlardan aydınlanacaktık. Kalıbı yaptık. Sökmeye kemerin kilit taşından başladık.
Taşı yerinden çıkardığımızda hayretle iki taşın birleşme noktasında olan silindirik bir boşluğa yerleştirilmiş bir cam şişeye rastladık. Şişenin içinde dürülmüş beyaz bir kağıt vardı. Şişeyi açıp kağıda baktık. Osmanlıca bir şeyler yazıyordu. Hemen bir uzman bulup okuttuk. Bu bir mektup idi ve Mimar Sinan tarafından yazılmıştı. Şunları söylüyordu.
'Bu kemeri oluşturan taşların ömrü yaklaşık 400 senedir. Bu müddet zarfında bu taşlar çürümüş olacağından siz bu kemeri yenilemek isteyeceksiniz. Büyük bir ihtimalle
yapı teknikleri de değişeceğinden bu kemeri nasıl yeniden inşa edeceğinizi bilemeyeceksiniz. işte bu mektubu ben size, bu kemeri nasıl inşa edeceğinizi anlatmak için yazıyorum. ' Koca Sinan mektubunda böyle başladıktan sonra o kemeri inşa ettikleri taşları Anadolu'nun neresinden getirttiklerini söyleyerek izahlarına devam ediyor ve ayrıntılı bir biçimde kemerin inşasını anlatıyordu.'
Bu mektup bir insanın, yaptığı işin kalıcı olması için gösterebileceği çabanın insan üstü bir örneğidir. Bu mektubun ihtişamı, modern çağın insanlarının bile zorlanacağı taşın ömrünü bilmesi, yapı tekniğinin değişeceğini bilmesi, 400 sene dayanacak kağıt ve mürekkep kullanması gibi yüksek bilgi seviyesinden gelmektedir. Şüphesiz bu yüksek bilgiler de o koca mimarin erişilmez özelliklerindendir. Ancak erişilmesi gerçekten zor olan bu bilgilerden çok daha muhteşem olan 400 sene sonraya çözüm üreten sorumluluk duygusudur...

Recep YILMAZ  14.08.2008


AHDE VEFA
Selçuk YILDIRIM

HARÇLIK (Mendiliniz Hazır Olsun)

Günün son dersinin sonuna gelinmişti. Öğrenciler çıkmak için sabırsızlanıyordu. Defter ve kitaplarını çantalarına koydular. Zil çalar çalmaz, dışarı çıkmak için hazırdılar. Yalnız, Ali hazırlanmamıştı.Gecikmek için de elinden geleni yapiyordu.Nihayet zil çaldı. Öğrenciler bir anda kapıya yöneldi. Ali, yerinden kalkmadı. Ağır ağır eşyasını topladı. Bir yandan göz ucuyla öğretmenine bakıyor, bir yandan da arkadaşlarının gitmesini bekliyordu.

 Öğretmeni, onun bu hâlini fark etti:
- Hayrola Ali, dedi. Eve gitmeyecek misin?

 Ali, son arkadaşının da çıktığını görünce cevap verdi:
- Sizinle konuşmak istiyordum öğretmenim.
- Peki, dedi öğretmeni. Ne söyleyeceksin bakalim?
- Ahmet arkadaşımız var ya…
- Evet, ne olmuş Ahmet'e?
- Durumları pek iyi değil galiba. Annesi, beslenme çantasına pekiyi şeyler koymuyor.
- Ee?
- Ona yardım etmek istiyorum. Ama benim yardım ettiğimi bilirse üzülür. Günde bir simit parası biriktirip her hafta size versem, siz de ona verseniz?

  
Cebinden bir avuç bozuk para çıkarıp öğretmenin masasının üzerine koydu. Nurhan öğretmen, paraya dokunmadı. Sandalyesine oturup düşündü.Ali hakkındaki bilgilerini yokladı. Bildiği kadarıyla ailesinin durumu pekiyi değildi. Bu çalışkan ve sevimli öğrencisi, ne kadar da iyi niyetli ve düşünceliydi. Zengin bir ailenin çocuğu değildi. Buna rağmen yardım etmek istiyordu. Üstelik yardım ettiğinin bilinmesini istemiyordu.

Nurhan Öğretmen:
- Dur bakalım Ali, dedi. Bildiğim kadarıyla sizin de maddî durumunuz pekiyi değil. Yanlış mı biliyorum?
- Doğru biliyorsunuz öğretmenim. Babam gündelikçi. Çoğu zaman iş bulamıyor. Ama ben de calışıyor, para kazanıyorum.
- Nerede çalışıyorsun?
- Simit satıyorum.

 
Nurhan Öğretmen yine durup düşündü. İyiliğin bu kadarına ne demeliydi şimdi. Bunun gerçekleşmesi zordu. Onu, bundan vazgeçirmek için bir çare bulmalıydı. Bunu yaparken, sevimli öğrencisini de kırmamalıydı. Onunla biraz daha konuşursa, belki bir yolunu bulurdu.
 

Nurhan Öğretmen, Ali'ye döndü:
- Büyüyünce ne olmak istiyorsun, diye sordu.
- Çok zengin bir işadamı…
- Niçin?
- İnsanlara daha çok yardım etmek için…
- Güzel, dedi Nurhan Öğretmen. Bak şimdi Ali, Ahmet'in ailesinin durumu pekiyi değil; bu doğru. Ama sizinki de bundan pek farklı değil. İstersen acele etme; çok zengin olduğun zaman insanlara yardım edersin.Olmaz mı?
- Olmaz, dedi Ali. Şimdi yapmalıyım.
- Neden olmaz?
- Üç sebepten dolayı olmaz.

 
Birincisi: Bu para zaten benim değil. İyilik ettiğim için Allah, beni insanlara sevimli gösteriyor. İnsanlar da bundan etkileniyor, daha çok simit alıyorlar. Bu sayede gün boyu çalışanlardan bile fazla simit satıyorum. Hele mahallede Hasan Amca var, her gün iki simit alıp güvercinlere veriyor.

 
İkincisi: "Ağaç yaş iken eğilir." deniliyor. Şimdiden iyilik yapmayı öğrenmezsem büyüdüğümde hiç yapamam.
 
Üçüncüsü ise daha önemli: Büyüdüğüm zaman çok zengin bir işadamı olmak istiyorum. Zamanında yatırım yapmayanlar büyük işadamı olamazlar.
 

Nurhan Öğretmen, karşısında büyük biri varmış gibi dinliyordu:
- Bu sonuncusunu pek iyi anlayamadım, dedi.?

 
- Açıklayayım öğretmenim, dedi Ali. Şimdi, çok zengin olmadığım için, ancak günde bir simit parası kadar yardım edebiliyorum. Bundan fazlasını veremem. Allah, Cennet'i gücü kadar iyilik edene veriyor. Simdi gücüm bu olduğuna göre Cennet'in fiyatı birkaç simit parası kadardır. Eğer zengin olmadan ölürsem birkaç simit parasıyla Cennet'e girebilirim. Bundan daha kârli bir yatırım olur mu?
 
Nurhan Öğretmen'in gözleri dolmuştu. Başını "Evet" anlamında sallarken Aliyi evine yolladi.
Sınıfa geri dönerken okulun boşaldığını fark etti. Eşyalarını toplamak için masasına döndüğünde Ali'nin bıraktığı paraların masaüstünde kaldığını fark etti. Sandalyesine gayri ihtiyari oturdu ve paraları eline aldı. Hiçbir para ona bu kadar kıymetli gelmemişti. Sanki elinde dünyanın en kıymetli incilerini, yakutlarını, elmaslarını tutuyordu. Hatta bu paralar onlardan bile kıymetliydi. Öyle bu paralar, Bu bozuk SİMİT paraları, Cenneti satın alabilecek paralardı. Sanki hiç bırakmak istemeyen bir duygu ile sımsıkı kavradı bu bozuk simit paralarını.
  
Oturduğu yerden kalkamadı Nurhan Öğretmen. İçinin dolduğunu, tarif edilemeyen duygulara boğulduğunu hissetti. Birden boşalan sağanak yağmurlar gibi ağlamaya başladı. Ağladı … Ağladı.
  
Kendine geldiğinde akşam olmuştu. Yavaş yavaş sınıftan çıkıp okuldan ayrılırken bekçi Sadik  " Bozuk Simit paralari ile  cenneti satin almak, Bozuk Simit paralari ile  cenneti satin almak"  diye  Nurhan ogretmenin sayikladigini duydu. Bekcinin hayretler icinde " Ne dediniz hocam " demesini bile duymayan Nurhan ogretmen bekcinin saskin bakislari altinda aksamin alaca karanligina karisivermisti
  
Yazari bilinmiyor ....
 Gönderen :
İbrahim YILDIZ



Müminde Stres Olmaz'

diyordu bir Psikiyatr.


Cümleyi çok iddiali buldu.
Kur'an Kıssalarına eğildikçe,insanin yasayabilecegi bütün sıkıntıları Nebi ve Rasüllerin yaşadığını gördü. Onlar bütün belâlara
ragmen ilahi huzuru yakalamislardi.

Kur'an'a bir de bu gözle bakmaliııydı.Kıssalara göz gezdirdi,çekilen eziyetlere işaretler koydu:

Yusuf (a.s.)
Kardeşlerinin hasedi sonucu kuyuya atılmış,
esir pazarlarinda satılmış,iftiraya ugramış,hapıslerde yıllanmış,babasına-kardeşine hasret kalmış ama yılmamıştı.

Ümidin,tevekkülün ödülü olarak Mısır'a sultan oldu.
'Derdim çok' diyen hangi insan Yusuf (a.s.) kadar belâ çekmiş olabilirdi...?

Yakup (a.s)

40 sene evlat hasretiyle kavrulmuş,ağlamaktan kör olmuş,ümit kesmeden Rabbine yönelmiş,hem gözleri açılmış,hem de evladına
kavuşmuştu.

İsa (a.s.)
En yakın talebelerinden biri tarafindan arkadan vuruluyor,ihanete uğruyordu.

Zekeriyya (a.s.)
Kavmi tarafindan öldürülmek üzere kovalanmış,bir ağaç kovuguna sığınmış ama testere ile biçilmekten kurtulamamıştı.Testere ile
bedeni biçilen Zekeriyya'dan çikan tek ses:
'Huuuu,Huuuu,Huuuu' idi.

Nuh (a.s.)'a öz oğlu bile iman etmemişti...!!!

Lut (a.s.)
Tebliğinde yalnız kalırken,fitne grupları ile işbirliği yapan; ayni yatağı paylaştığı karısıydı...!!!

Meryem'in (a.s.)
Tertemiz bir genç kızken iffetine dil uzatılıyordu.İftira ve hakarete uĞrayan Meryem,
sırlı bir Rasüle anne;gelecek nesillere örnek-mucize bir hanım oluyordu. Kadından Rasül-Nebi yoktu ama Allah (c.c.) Meryem'e
Cebrail'ini yolluyor,vahiy Meryem'den doğuyordu...!

Eyyub (a.s.)

Deve- koyun sürüleri sahibi iken ağır bir illetle yatağa düşüyor tüm servetini yitiriyordu.
Etrafında kimse kalmamış,dışlanmış,insanlar iniltilerinden rahatsiz olmamak için Onu karısı ile bir tepe üzerinde yalnız konaklamaya
mecbur etmisti.Sabrının ödülü olarak şifa bulan,
70'inden sonra delikanlı gibi ayagğ kalkan da yine Eyyub'tu...

Musa (a.s.)
Kavmi ile birlikte uzun bir sürgün yaşamıştı.Mutluluklari için çırpındığı kavmi mucizeye şahit oldugu halde iman etmiyor,en zor
anlarda Musa'yı (a.s.) yalnız bırakıyordu.


Kainatin Efendisi
Hz.Muhammed( s.a.v):
Doğmadan önce babadan yetim,
altı yaşında, hem de bir yolculukta anneden öksüz kalmış 8 yaşında dedesini kaybetmiş, tebliğinin ilk yillarında karısı ve amcasının
ölümleriyle sarsılmıştı.

Kendi kavmince hakaret-aşağılama- ambargo-dışlanma-taciz edilme vb sıkıntıları çekmekle kalmayıp memleketinden ayrılmak durumunda
kalan da O (s.a.v.) idi.

Ömrü savaşlarla geçmiş,buğday bir yana arpa ekmeğine karni doymamişti.
'Ahh Mekke' dediği çok olurdu. Rasül (s.a.v.) gurbette yasamış,gurbete defnedilmişti.

Simdi siz bütün bunlardan sonra halâ
'Moralim bozuk,hayattan zevk almıyorum, stresteyim' mi diyorsunuz...?

Pes yani!..

Kur'an gibi kitabınız,o kitapta onlarca Rasül ve Nebiniz,
Kainat Güneşi gibi Önderiniz olacak da stresteyim diyeceksiniz öyle mi...?

Yakışıyor mu size...?

Kıssaları yeniden okuyun!...

Tarih okur gibi değil,kendinizi Rasül-Nebilerin yerine koyarak,sahnede başrol oynadığınızı düşünerek,olayların içine girerek okuyun.

Göreceksiniz ne stres kalacak,ne de sıkıntı...

Sabrin,tevekkülün,teslimiyetin eminliği ile huzur müjdesi alacaksınız.

Niye mi bu kadar iddialıyım?

Ben değil,böyle olacağını Allah söylüyor:

Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan,canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile deneriz.(Ey Peygamber! )

Sabredenleri müjdele !

O sabredenler, kendilerine bir belâ geldigi zaman: 'Biz Allah'in kullarıyız ve biz O'na döneceğiz' derler. İşte Rablerinden
bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır. Ve doğru yolu bulanlar da onlardır.

Bakara-155-157


Gönderen: Murat AKTAŞ

EZANSIZ NAMAZ VE  NAMAZSIZ EZAN

Bir gün bir çocuk dedesine sormuş "dedeciğim hayat nedir?" diye.

Dedesi "EZANLA NAMAZ ARASIDIR" cevabini verince, çocuk büyük bir
şaşkınlıkla sormuş "Ömür bu kadar kısamı? diye.

Dede tatlı bir tebessümle cevap vermiş:"ne zannettin ya... Evet, o kadar
kısa! Ama bu ezanla bu namaz nedir bilir misin?"

Çocuk düşünceli düşünceli bilmediğini söyleyince dede "O NAMAZ,
EZANSIZ NAMAZ; O EZAN İSE, NAMAZSIZ EZANDIR" cevabını vermiş.

Çocuk "onlar da nedir dedeciğim?" dediğinde ,
basını okşayıp:" Hani gecen gece Talim amcanın yeni doğan bebeğinin
kulağına isim takmak için ezan okumuştuk ya... NAMAZSIZ EZAN değil miydi
o ezan?" dedi.

Bunun üzerine çocuk "ya ezansız namaz nedir dedeciğim?" diye sordu. Dede
torununun yüzüne uzun süre baktıktan sonra su cevabi verdi: "Birgün
deden öldüğünde onu da öğrenirsin.""
Gönderen: Recep YILMAZ

www.cengiz-numanoglu.com
CENGİZ NUMANOĞLU


ÇOK FAYDALI 4 BİLGİ
 
 ULUSLARARASI ACİL NUMARA: 112
 Eğer telefonunuz kapsama alanı dışındaysa ve acil bir durum var ise, 112'yi çevirin. Varolan herhangi bir network bulunup, yardım isteyebilirsiniz. Daha enteresanı, tuş takımınız kilitli olsa dahi, 112 çevrilebilir.
 
 EĞER UZAKTAN KUMANDALI ARAÇ ANAHTARINIZI ARACINIZDA KİLİTLİ
 UNUTURSANIZ:
 Aracınızın yedek anahtarı başka birinde varsa, aradaki mesafe ne olursa olsun, o kişiyi cep telefonunuzla arayın. Aracınızın kapısına 25-30cm uzakta cep telefonunuzu tutun, karşı taraf da yedek anahtarın açma düğmesine(cep telefonuna yakın bir mesafede tutarak) basın. Kapınız açılacaktır ve Bagaj için de geçerlidir.
 
 GİZLİ PİL GÜCÜ :
 Eğer cep telefonunuzun pil seviyesi çok düşükse ve acil bir telefon bekliyorsanız; Nokialar, rezerve pile sahiptir. *3370# tuşlarına basarak, telefonunuzu, rezerv pille çalışır hale getirebilirsiniz.
 Cihazınız pil seviyesinde %50 artış gösterecek ve telefonunuzu şarj ettiğinizde, rezerv piliniz de tekrar dolacaktır.
 
 444 0 911
 Türkiye'deki tüm hastaneler ayni numarada birleşti. Acil durumlarda 444 0 911 numaralı telefon hattını arayan vatandaşlar, en yakın hastaneye en hızlı şekilde ulaşabilecek, ilgili hastaneden ambulans anında yola çıkacak. Cep telefonundan aranma durumunda ise oturulan şehrin alan kodu ile birlikte 444 0 911 numaralı hat aranacak. Örneğin cep telefonundan (0212) 444 0 911 numarayı arayan vatandaş, İstanbul'da, kendisinin bulunduğu noktaya en yakın hastaneye en hızlı şekilde ulaşabilecek. Sabit telefonlaaramada ise herhangi bir kod çevirmeden direkt 444 0 911 aranacak. Bu
telefon arandığında kişiye en yakın hastaneden ambulans olay yerine gönderilecek.
 


Önemli Olan, önemli olanı Vermektir..
  
  Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler. Tek
  yaşam şansı, beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük oğlan aynı
  hastalıktan mucizevi bir şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın
  mikroplarını yok eden antikorlar oluşmuştu. Doktor durumu beş yaşındaki
  oğlana anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini sordu. Küçük çocuk bir
  an duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve 'Eğer kurtulacaksa, veririm kanımı' dedi.
  Kan nakli yapılırken, ablasının gözlerinin içine bakıyor ve gülümsüyordu.
  Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük çocuğun yüzü
  de giderek soluyordu...
  Gülümsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle doktora sordu :
  'Hemen mi öleceğim ?'
  Ufaklık, doktoru yanlış anlamıştı, ablasına vücudundaki
  bütün kanı verip, öleceğini düşünüyordu.
Esengül YAZICI


İnsan Olmak Zorlaştı

Varmaz oldu, vermeye hiç elimiz,
Dönmez oldu, bir özüre dilimiz,
Teşekküre çoktan bitti pilimiz;
   En küçük damlada, sabrımız taştı,
  
İnsan olmak, bu kadar mı zorlaştı?..

Bilgisizlik, ne vehimler üretti;
Önyargılar, vicdanları kör etti.
Dürüst olmak.. Affedilmez cür'etti,
   Öfkemizden, yüreğimiz korlaştı,
   İnsan olmak, bu kadar mı zorlaştı?..


Çağdaşlığı, maske yaptık yüzlere;
Bu çifte yüz, yakışmadı bizlere,
Merhametten, haktan yana sözlere,
  
Hoşgörümüz, neden böyle darlaştı?
   İnsan olmak, bu kadar mı zorlaştı?..


Bir tarafta, ilme şaşı bakanlar,
Bir tarafta at gözlüğü takanlar,
İrfan desen, bu lisandan kim anlar?
   Gerçek âlim, gözümüzde horlaştı,
   İnsan olmak, bu kadar mı zorlaştı?..



Helâl kazanç, nefsimize az geldi,
Bankerlere tavuk verdik, kaz geldi,
O gözyaşı sağnakları, vız geldi;
  
Saçlarımız, değirmende kırlaştı,
   İnsan olmak bu kadar mı zorlaştı?..

Paspas oldu; sevgi, saygı, paraya,
Ahlâk döndü, kanayan bir yaraya,
Ailede, bozgun girdi araya;
  
Karı, koca, kardeş, bacı hırlaştı,
   İnsan olmak, bu kadar mı zorlaştı?..


Kendimizi, masaya hiç sermedik,
Başkasına hiç söz hakkı vermedik,
Sövdük, dövdük..Bunda vahşet görmedik
  
Mazlum yüzler, yumruklarla morlaştı,
   İnsan olmak, bu kadar mı zorlaştı?..

Ey Mübarek akl-ı selîm , nerdesin?
Sen, ateşle aramızda perdesin,
Hasreti var, gör ki sana herkesin;
  
Cür'etimiz, haddimizi çok aştı;
   İnsan olmak, ne kadar da zorlaştı...

 
Yaşama Anlam Ve Boyut Katan İki Şeyin Önemi

İki şey 'Kalitesiz İnsan' ın özelliğidir :
1- Şikayetçilik
2- Dedikodu


İki şey çözümsüz görünen problemleri bile çözer :
1- Bakış açısını değiştirmek
2- Karşındakinin yerine kendini koyabilmek


İki şey yanlış yapmanı engeller :
1 -Şahıs ve olayları akıl ve kalp süzgecinden geçirmek
2- Hak yememek

İki şey kişiyi gözden düşürür :
1- Demagoji (Laf kalabalığı)
2- Kendini ağıra satmak (övmek, vazgeçilmez göstermek)

İki şey insanı 'Nitelikli İnsan' yapar :
1- İradeye Hakim Olmak
2- Uyumlu Olmak


İki şey 'Ekstra Değer' katar :
1- Hitabet ve diksiyon eğitimi almak
2- Anlayarak hızlı okumayı öğrenmek

İki şey geri bırakır :
1- Kararsızlık
2- Cesaretsizlik

İki şey kaşif yapar :
1- Nitelikli çevre
2- Biraz delilik

İki şey ömür boyu boşa kürek çekmemeni sağlar :
1- Baskın yeteneği bulmak
2- Sevdiğin işi yapmak


İki şey başarının sırrıdır :
1- Ustalardan ustalığı öğrenmek
2- Kendini güncellemek


İki şey başarıyı mutlulukla beraber yakalamanın sırrıdır :
1- Niyetin saf olması
2- Ruhsal farkındalık


İki şey milyonlarca insandan ayırır :
1- Sorunun değil, çözümün parçası olmak
2- Hayata ve herşeye yeni (özgün, orijinal, farklı) bakış açısıyla yaklaşabilmek


İki şey gelişmeyi engeller :
1- Aşırılık (mübağala, abartı, ifrat, tefrit)
2- Felakete odaklanmış olmak


İki şey çözüm getirir :
1- Tebessüm (gülümseme)
2- Sükut (susmak)
 

07.06.2008 GÖNDEREN ESENGÜL YAZICI
 

KESE MESELESİ
 
      Habib Baba, 4.Murad devrinin, Allah dostlarındandır. Yaşlıdır,fakirdir,gariptir.Fakat Rabbinin katında da alemlere denk bir değerin sahibidir.
       Yaşlı Habib Baba, uzun bir kervan yolculuğunun sonunda İstanbul'a gelmiştir.Yolculuğunun tozunu, yorgunluğunu atmak için bir hamama gider... Niyeti, şöyle iyice bir keselenip, paklanmak... Bedenini de ruhuna denk kılmaktır.Fakat hamamcı Habib babayı içeri sokmak istemez.
         'Bugün' der, 'Sultan Murad'ın vezirleri hamamı kapattılar, dışarıdan müşteri alamıyoruz.'
         Habib baba üzülür... Rica, minnet eder, yalvarır...'Ne olursun' der, 'kimseye varlığımı belli etmem, aceleyle yıkanır çıkarım.Bu tozlu bedenle Rabbime ibadet ederken utanıyorum.Binbir dil döker.
          Hamamcı ehl-i insaftır... Dayanamaz... Kabul eder... Hamamın en sonundaki odayı göstererek ...
          'Baba şu odada hızla yıkanıp çık, parada istemem. Yeter ki vezirler, senin farkına varmasınlar.'
          Habib baba sevinerek kendine gösterilen yere girer. Yıkanmaya başlar... Ve bu arada hamamcının karşısında yeni bir müşteri belirir. Boylu, poslu, genç, yakışıklı biridir bu gelen. Onunda görünümü fakirdir... Ama sadece görünümü... İkinci müşteri kılık değiştirmiş, 4.Murad'dır. O gün vezirlerinin topluca hamam alemi yapacaklarından haberdar olan padişah merak etmiştir.
          'Hele bir bakalım' demiştir, 'bizim vezirler, hamamda benden uzakta, kendi başlarına ne yaparlar, nasıl eğlenirler?'Ve bu merak padişahı, tebdil-i kıyafet ettirerek, hamama getirmiştir.
          Az önce yaşananlar bir kez daha tekrarlanır... Hamamcı vezirler der almak istemez... Padişah ise, ne olursun der, bastırır ve padişah galip gelir... Habib babanın yıkanmakta olduğu odayı göstererek, genç padişahın kulağına fısıldar:
         'Şu odada bir ihtiyar yıkanıyor. Sende sar peştemali beline gir yanına... Beraber sessizce yıkanın, bir an evvel çıkın... Ve ekler: 'Aman ha! Vezirler varlığınızı bilmesinler.'
           Sonra 4.Murad da Habib babanın yanına süzülür. Beraber sessizce yıkanmaya başlarlar. Bu arada, hamamın büyük salonundan gelen tef, dümbelek, şarkı, türkü sesleri ortalığı çınlatmaktadır...
          Habib babanın gözü, genç hamam arkadaşının sırtına takılır. Biraz kirlenmiş gibi gelir ona...Ve yanındakini, görüntüsüne uygun, kendi gibi fakir bir delikanlı zanneden Habib baba yumuşak bir sesle konuşur:
         'Evladım' der, 'Sırtın fazlaca kirlenmiş, müsade edersen bir keseleyivereyim.'
         Padişah aldığı bu teklif karşısında şaşkınlaşır ve bü yük bir haz duyar... Haz duyar, çünkü ömründe ilk defa biri ona, padişah olduğunu bilmeden, sırf bir insan olarak, karşılık beklemeksizin bir iyilik yapmayı teklif etmektedir. Memnuniyetle Habib babanın önünde diz çökerken:
        'Buyur baba' der, 'ellerin dert görmesin'
Bu arada içerideki alemin sesleri hamamı çınlatmaya devam etmektedir. Habib baba, 4.Murad'ın sırtını bir güzel keseler... Fakat padişah kuru bir teşekkürle yetinmek istemez.. Ne de olsa insandır ve o da her insan gibi kendine yapılan iyiliklerin kölesidir.'Baba' der, 'gel bende senin sırtını keseliyeyim de ödeşmiş olalım.' Habib baba, teklifin kimden geldiğinden habersiz, tebessümle;'Olur evlad' deyip, sultanın önünde diz çöker. Bu arada, Sultan Murad kese yaparken bir yandan da Habib babayı yoklar, ağzını arar...
        'Baba' der, 'görüyormusun şu dünyayı... Sultan Murad'a vezir olmak varmış... Bak adamlar içerde tef,dümbelek hamamı inletiyorlar, sen ve ben ise burada iki hırsız gibi...
         '
Habib baba Sultan Murad'ın cümlesini tamamlamasına fırsat bile bırakmaz, kendi hükmünü söyler... Sultan Murad'ın Habib babadan duydukları, ağzı açık bırakıp, keseyi elden düşürten cinstendir:
        'Be evladım' der, Habib baba, 'Sultan Murad dediğin kimdir? Sen asıl Alemlerin Sultanına kendini sevdirmeye bak ki, O seni sevince sırtını Sultan Murad'a bile keselettirir...
01.06.2008 Gönderen Recep YILMAZ



Gözlem ve tespit
Gerçek kişiliğini bulan insan; her an mutlu ve huzurludur. Güçlüdür, etki altında kalmaz. Hayatı emrine alır; adalet, güven, sevgi ve saygı dağıtır. Yaşatmak için yaşar.
Barış KAMACI 01.06.2008



Uyan Ey Türk Milleti… Gafletten Uyan!

“Eğitim şarttır. Eğitim olmazsa olmaz.” Bu slogan her zaman her yerde sık sık atılır.

Bu güzel de, eğitim adına biz ne yapıyoruz yıllardır? Sorarsanız, eğitim yapıyoruz. Peki, neyin eğitimini yapıyoruz, yıllardır hiçbir şey düzelmiyor da bozuluyor.

Bana sorarsanız biz eğitim yapmıyoruz, sadece öğreti yapıyoruz. Çünkü uygulanmayan, hayata geçmeyen öğreti eğitim olamaz. Tek ayaklı eğitim olmaz. Toplumunu MİLLET yapamamışsan onun adına eğitim denmez. Toplum Millet olma vasfını kaybedip halk olmuşsa bu işte bir bozukluk var demektir.

Gerçek eğitim halkı Millet haline getirmekle olacaktır. Halkını bir Millet, hatta bir soy edemeyenlerin eğitimci hatta devlet adamı oldukları kabul edilemez.

Bir İNANÇ, bir HEDEF yolu tutanlar millet’tir, bizim eğitimcilerimiz aynı inanç, aynı hedef’deyse sorun yoktur.

İnançları, hedefleri ayrı olanlar bir millet olabilirler mi?

Bizim anladığımız milliyetçilik AMAÇ birliğidir. Aynı varlığa inanmış kişiler, aynı hedefe varmak amacını güder, o yolda aynı amaçla yarışırlar. İşte o kişilerin her biri milliyetçidir.

Bu günlerde kimin ne olduğu, nereye gittiği hiç belli olmuyor. Arkasından gidilecek adam kalmadı. Ummadığımız kişilerden yüzümüz ekşiyor, bozuluyoruz. Sosyal yapımızda güven duyacak ilişkiler günden güne kayboluyor. Hele ekonomik yönümüz ne hale geldi? Her gün sıkıntılar daha fazla artıyor, çember daralıyor gün geçtikçe. Uzun uzun saymaya gerek yok. Hepimiz kendi durumumuzu, yaşayışımızı biliyoruz elbette.

Öyleyse; ya kendimizi kurtarmak için bilinçlenelim, kendimize dönelim, ya da böyle yavaş yavaş yok olup gitmeye razı olalım.

Razı olamayacağımıza göre, bulunduğumuz ortamdaki güzellikleri fark etmeye bakalım. Bizler hepimiz bir bütün milletiz. Hem de dünyanın en önemli ve özel milletiyiz. Onun için kendimizi kendimize inkâr ettirmeye çalışan yabancıların oyuncağı olmayalım… Oyuncak gibi oynandığımızı fark edemeyecek kadar uyuşmadıysak eğer, eğitime girmeye talip olalım ki, oynanan oyunlardan kurtulalım. Yeter bu kadar aldandığımız…



 
  INFOMELDUNG_LOGINBOX  
Reklam  
   
TEBRİK  
  Muharrem ayınız ve aşure günüz hayırlı olsun.  
Cenâb-ı Hak buyuruyor  
  “Onlar ayakta dururken, otururken, yanları üzerindeyken (dâimâ) Allâh’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin tefekkür ederler (ve şöyle derler): Rabbimiz! Sen bu (âlemi) boşuna yaratmadın, Sen’i tesbîh ederiz, bizi cehennem azâbından koru!” (Âl-i İmrân, 191)
 
Rasûlullah (S.A.V) buyurdular  
  “Tefekkür gibi ibadet yoktur.” (Beyhakî, Şuab, IV, 157)  
Kıssa  
  Lokman (as) yalnız başına tenhâ bir yerde oturup tefekkür etmeyi çok sever ve bunu sık sık tekrarlardı.

Kendisine:

“–Sen umûmiyetle yalnız oturuyorsun. İnsanlarla oturup sohbette bulunsan daha münâsip olmaz mı?” diye sorulduğunda şu cevabı verdi:

“–Uzun müddet yalnız kalmak, tefekküre daha müsaittir. Uzun süre tefekkürde bulunmak da, insanı Cennet’in yoluna sevk eden bir kılavuzdur.”
 
Bu sayfayı 27228 ziyaretçi (66512 klik) ziyaret etti!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
Kardeş kardeşi sevmeli, fenalığı için yalnız acır, tahakkümle değil lütufla ıslahına çalışır. Mektubât